
Zamanın dikiş yerlerinden söküldüğü o gri aralıkta, varlık sadece bir leke olarak tezahür ediyordu. Ortada bir “ben” yoktu; sadece bir uzuv, bir niyet ve aşılması imkansız bir sınır vardı. Saydam bir perde gibi duran ama aslında çelikten daha sert olan o soğuk yüzeye dayanan el, evrenin sessizliğine karşı yapılmış en beyhude eylemdi. Dokunmak, var olduğunu kanıtlamanın en ilkel yoluydu; ancak camın ötesindeki boşluk, bu dokunuşu emiyor ve geriye sadece cevapsız bir yankı bırakıyordu.
İnsan, kendi yarattığı anlamların hapishanesinde, dışarıdaki kaosu bir düzen sanma yanılgısıyla yaşardı. Oysa camın arkasındaki o puslu karaltılar, dünyanın gerçek yüzüydü: biçimsiz, dilsiz ve kayıtsız. Elini oraya yaslayan irade, aslında bir ötekine ulaşmayı değil, kendi sınırlarını belirlemeyi arzuluyordu. “Burada bitiyorum” diyordu o el. “Tenimin bittiği ve soğuğun başladığı bu noktada, ben hâlâ var mıyım?” sorunun cevabı, camda biriken nemin içinde eriyip gidiyordu.
Görüntüdeki o siyah gölge, bir bedenin parçası olmaktan çok ruhun maddeleşmiş bir sızısı gibiydi. Işığın bile yönünü şaşırdığı bu tekinsiz düzlemde yukarıdan aşağıya süzülen o siyah izler, gökyüzünün ağlayışı değil, gerçekliğin çözülüşüydü. Her şey sıvılaşıyordu. Anılar, fikirler ve katı olduğu sanılan tüm inançlar, yerçekimine boyun eğerek karanlık bir denize doğru akıyordu. El, bu akışa direnen son çıpaydı; fakat o da yavaş yavaş lekenin bir parçası haline geliyordu.
Varlık, burada bir özne olmaktan çıkıp bir dokuya dönüşmüştü. Parmakların arasındaki boşluklarda saklanan o mutlak karanlık, insanın içindeki o kadim uçurumla aynı hamurdan yapılmıştı. Dışarıdaki fırtına ile içerideki sessizlik arasındaki tek fark, bir parça camın sağladığı o kırılgan illüzyondu. Eğer o cam kırılsaydı, ne içerideki dışarıya çıkabilecekti ne de dışarıdaki içeriye sızacaktı; çünkü ikisi de aynı hiçliğin farklı tonlarından ibaretti.
Sonunda el, bir teslimiyetle değil, bir kabullenişle orada asılı kaldı. Hiçbir yere ait olmamanın, hiçbir isimle çağrılmamanın ve hiçbir aynada tam olarak yansıyamamanın verdiği o ağır özgürlük… Karanlık, edebi bir dille değil, mutlak bir sessizlikle konuşuyordu. Ve o sessizliğin içinde, elini cama yaslamış olan o siluet, kendi yokluğunu bir sanat eseri gibi seyrediyordu. Işık sönerken geriye kalan ne bir hikaye ne de bir isimdi; sadece pürüzsüz bir camın üzerindeki geçici bir sıcaklık iziydi.
