
Şehir, devasa beton blokların ve birbirine paralel yükselen metal yığınlarının arasında insanı küçülten bir labirenttir. Yüksek binaların arasından gökyüzüne uzanan yangın merdivenleri, sanki kaçışın değil, hapsolmuşluğun birer anıtı gibi yükselir. “Telefon Hastanesi” ya da “Ulak Kurs” gibi tabelalar, modern insanın sürekli bir yerleri tamir etme veya bir şeylere yetişme telaşının gürültülü sessizliğini yansıtır.
Koridorun Sonu ve Göğün Çağrısı
Bu labirentin derinliklerinde, loş ve basık bir pasajın içinde iki gölge yürür. Üzerlerinde “Çorap-Çamaşır” yazan tabelaların asılı olduğu bu pasaj, gündelik hayatın sıradan mecburiyetlerinin bir simgesidir. Karanlığın içinde ışığa doğru atılan her adım, aslında bu yapay dünyadan bir çıkış arayışıdır. Başınızı yukarı kaldırdığınızda ise, betonun soğukluğuna inat, bir binanın pervazından sonsuz beyazlığa kanat çırpan kuşları görürsünüz. Onlar için ne tabelalar vardır ne de dar koridorlar; sadece mutlak bir özgürlük…
Sığınak: Sobanın Sıcaklığı
Tüm bu gri hengamenin, soğuk betonların ve dar pasajların bittiği yer ise evin eşiğidir. Dışarıdaki o devasa labirentin uğultusu, sobanın üzerindeki demlikten yükselen buharın fısıltısıyla kesilir. Odadaki loş turuncu ışık, pasajdaki o soğuk aydınlıktan çok farklıdır; bu ışık insanı iyileştiren, ruhu dinlendiren bir sıcaklıktır. Demlikten sızan buhar, şehirde kaybedilen huzurun geri kazanıldığının kanıtıdır.
Siyah-beyaz bir dünyadan çıkıp, sobanın sıcak rengine sığınmak; modern insanın her gün sessizce gerçekleştirdiği en büyük devrimdir.
