Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Gözü Bağlı Bir Adam, Havada Asılı Bir Çekiç

Dünya, tek bir vuruşun yankısıyla sarsılmaya hazır, dilsiz bir örs

Dünya, tek bir vuruşun yankısıyla sarsılmaya hazır, dilsiz bir örs gibi bekliyordu. Zaman burada akmıyordu; sadece ağır bir metalin yükselişi ve düşüşü arasındaki o gergin boşlukta asılı kalıyordu. Siyahlar içindeki gövde, bir zanaatkârın titizliğiyle değil, bir mahkûmun çaresizliğiyle kavramıştı çekici. Elin üzerindeki damarlar, birer nehir gibi kabarırken, havada tutulan o ağır çelik parçası aslında somut bir maddeyi değil, bir fikri parçalamak için oradaydı.

Yüzün sarılmış olması, kimliğin reddiydi. Gözlerin, ağzın ve kulakların beyaz bir sargı altında kayboluşu, dış dünyanın tüm uyaranlarına karşı örülmüş bir duvardı. Görmüyordu çünkü yıkacağı şey dışarıda değil, tam karşısındaki o karanlık kütlenin içindeydi. Sargıların altındaki zihin, kendi karanlığını bir koruma kalkanı gibi kullanıyordu. İnsan, neyi kırmak istediğini tam olarak bildiğinde, bakışları sadece bir yüktür; çünkü asıl hedef, tenin ötesindeki o sarsılmaz çekirdektir.

Çekicin indiği yer, belirsiz bir karanlıktı. Belki de bir anıydı o belki de asla gerçekleşmemiş bir geleceğin enkazı. Her darbe, sessizliğin ortasında bir çığlık gibi patlıyordu. Ama bu çığlık, sargıların içinden değil, metalin metale çarptığı o soğuk temas noktasından çıkıyordu. Bu eylem, bir yaratım mıydı yoksa bir imha mı? Belki de ikisi de aynı şeydi. İnsan, üzerine titrediği o sahte kalıpları kırmadan, kendi ham haline ulaşamazdı. Ancak bu ulaşma çabası, beraberinde mutlak bir yalnızlığı ve körleşmeyi getiriyordu.

Gölgesi duvarda devleşirken, havaya kalkan çekicin açısı bir celladın kesinliğini taşıyordu. Fakat burada kurban da cellat da aynı karanlıktan besleniyordu. Işığın vurduğu o pürüzlü doku, hayatın tüm kirini ve tozunu üzerinde barındırıyordu. Sargıların altındaki o meçhul varlık, darbe indikçe biraz daha hafifliyor, parçalanan her taşla birlikte kendi ruhundaki prangalardan kurtulduğunu sanıyordu. Oysa her vuruş, onu daha derin bir sessizliğe, daha koyu bir kimsesizliğe gömüyordu.

Sonunda, kol yorulacak ve çekiç yere düşecekti. Ama o an gelene kadar, bu karanlık atölyede sadece tek bir kural geçerliydi: Parçalamadığın hiçbir şey sana ait değildir. Sargılar çözüldüğünde geriye bir yüz mü kalacaktı yoksa sadece toz ve duman mı? Bu sorunun cevabı, havada asılı duran o çekicin bir sonraki inişinde gizliydi. Ve karanlık, bu amansız ritmi bir rahim gibi sarıp sarmalamaya devam ediyordu.