
Gökyüzü, hiçbir tesellisi olmayan uçsuz buçaksız bir beyazlıktı. Ne bir bulut , ne de bir kuş; sadece mutlak bir boşluk. Bu boşluğun tam kalbinde, metalik bir canavar, kendi ekseni etrafında ağır ağır dönerek insan ruhlarını öğütüyordu. Mekanik bir çarkın dişlilerine tutunmuş o bacaklar, sahiplerinden bağımsızlaşmış gibiydi. Yukarıda asılı kalan spor ayakkabılar, sanki toprağa basmayı çoktan unutmuş, yerçekiminden azat edilmiş ama özgürlüğünü de kaybetmiş birer kuklanın uzantılarıydı.
İnsan, hayatı boyunca bir merkezin etrafında dönüp dururdu. Bu merkez bazen bir inanç, bazen bir arzu, bazen de sadece hayatta kalma içgüdüsüydü. Görseldeki bu devasa tekerlek, varoluşun o kaçınılmaz döngüsünü simgeliyordu. Herkes aynı yöne bakıyor, herkes aynı ivmeyle savruluyor ama kimse yanındakinin elini tutamıyordu. Işıklar, metalin soğuk gövdesinde yapay bir canlılık gibi parlıyordu; tıpkı insanın ruhundaki karanlığı gizlemek için yüzüne taktığı o sahte gülümsemeler gibi.
Bacakların boşluğa sarkışı, bir vazgeçmişliğin ilanıydı. Artık kaçacak bir yer kalmamıştı. Yeryüzü çok aşağılarda, belki de artık hiç var olmamış bir rüya gibi silinmişti. Gökyüzüne bu kadar yakın olmak, bir tanrısallık vaat etmiyordu; aksine, sonu gelmez bir düşüşün tam ortasında asılı kalmanın dehşetini hissettiriyordu. Her bir koltukta oturan beden, kendi içsel uçurumuna bakıyordu. Çark döndükçe, zaman da bükülüyordu. Geçmiş tepetaklak oluyor, gelecek ise henüz ulaşılmamış bir sarsıntıdan ibaret kalıyordu.
Bu metalik çember, modern dünyanın bir alegorisiydi: Durmaksızın dönen, ışıklar saçan ama hiçbir yere varmayan bir makine. İnsanlar bu makineye gönüllüce biniyor, kemerlerini sıkıca bağlıyor ve bir anlık heyecan uğruna tüm kontrolü paslı dişlilere teslim ediyorlardı. Oysa o çarkın tepesinde, baş aşağı durdukları o saniyede fark ettikleri tek gerçek vardı: Yukarıdaki boşluk ile aşağıdaki hiçlik arasında, sadece kendi kırılgan kemikleri ve etleri kalmıştı.
Işıklar titredi, metal gıcırdadı. Döngü devam ediyordu. Aşağı sarkan bacaklar, bir sonraki sarsıntıda boşluğa karışacakmış gibi duruyordu ama makine onları bırakmıyordu. Bırakmıyordu ki, bu anlamsız devinim ebediyen sürsün. Gökyüzünün o soğuk beyazlığı altında, insanlık kendi yarattığı bir oyuncağın içinde, kendi yokluğunu kutluyordu. Sessiz çığlıklar, rüzgarın uğultusuna karışırken geriye sadece ritmik bir metal sesi ve boşlukta sallanan, kimsesiz ayaklar kalıyordu.
