
Işık, sadece yok etmek üzere olduğu karanlığı besliyordu. Odanın merkezinde, etrafı görünmez gövdelerin uzantılarıyla sarılmış bir silüet oturuyordu. Dudaklarının arasındaki kağıda sarılı tütün, yaşamın kısalığına kesilmiş bir bilet gibiydi. Etrafından uzanan eller; saatlerin soğuk metalini taşıyan, derisine geçmişin mürekkebini kazımış olan o yabancı uzuvlar. Birer şefkat mi yoksa birer infaz memuru mu olduklarını belli etmeyedursun, hepsi tek bir amaç için birleşmişti: Onu yakmak.
Alev, bir lütuf gibi sunuluyordu ama yakıcılığı gerçektikti. Üç farklı yönden gelen o küçük, titrek ışıklar, kadının yüzündeki melankoliyi aydınlatırken aslında gölgelerini daha da derinleştiriyordu. Varoluş, tam da bu noktada düğümleniyordu. İnsan, hayatı boyunca kendi ateşini yakmaya çalışırken, bir an gelir ve başkalarının sunduğu alevlerin arasında boğulurdu. Her bir çakmak ona bir kimlik vaat ediyordu; biri zamanı, diğeri gücü, bir diğeri ise aidiyeti temsil eden o ellerin arasında, kadın sadece bir nefeslik boşluktu.
Gözleri, ne ateşe bakıyordu ne de o ellere. Bakışları, dünyadaki tüm seslerin çekildiği o derin kuyuya hapsolmuştu. Kendi içindeki yangın o kadar büyüktü ki, dışarıdaki bu üç küçük kıvılcım sadece sönük birer taklit gibi kalıyordu. “Ben” diye düşündü “başkalarının ellerinde tuttuğu ateşle ısınmaya çalışan bir soğukluktan ibaretim”. Parmaklarındaki oje, dökülen bir sarayın son yaldızları gibi parlıyordu; bakımlı ama bitkin, hazır ama vazgeçmiş.
Bu bir kutlama değildi. Bu, bir ruhun topluca kurban edilişiydi. Çevresindeki eller, ona yardım ediyormuş gibi görünseler de, aslında onu bu zehirli dumanın içinde daha da yalnızlaştırıyorlardı. Çokluk içindeki bu mutlak teklik, varoluşun en büyük paradoksuydu. Herkes oradaydı ama hiç kimse onun baktığı o karanlık boşluğu görmüyordu. Saatin tıkırtısı duyulmuyordu ama koldaki o metal yığın, her saniye ölüme bir adım daha yaklaştıklarını fısıldıyordu.
Duman ciğerlerine dolduğunda, içerideki ve dışarıdaki dünya arasındaki sınır bir kez daha silindi. Gri bir bulutun içinde kaybolurken, kendisine uzatılan o ellerin aslında kendi zihninin farklı parçaları olup olmadığını sorguladı. Geçmişin pişmanlıkları, geleceğin kaygıları ve şimdinin o ağır yükü… Hepsi birer el olmuş, onu bu son nefese hazırlıyordu. Işık söndüğünde ve o eller geri çekildiğinde, geriye sadece kül ve bir daha asla eskisi gibi bakamayacak olan o yorgun gözler kalacaktı.
Karanlık, ateşi yuttu. Sesler dindi. Geriye sadece dumanın havada çizdiği, hiçbir yere varmayan o kavisli yollar kaldı.
