
Güneş, dar sokağa tek bir bıçak gibi düşüyor. Kedi, o bıçağın üstünde yavaş yavaş yürüyor; her basamak bir hançer. Beyaz tüyleri toz içinde, gözleri kısık, kuyruğu düşük. Bu merdivenleri yirmi yıldır inip çıkıyor; ama bugün inişin son olduğunu biliyor.
Bir zamanlar kapı önlerinde çocuklar “pis pis” diye bağırır, kadınlarNoir. diye kucağına alırdı. Şimdi kapılar çivilenmiş, pencereler tahta ile kapanmış; sokak bir mezarlık kadar sessiz. Kedinin sahibi de bir adı yok artık; insanlar giderken isimlerini de götürmüşler.
Son basamağa geldiğinde duruyor. Karşısında yalnızca boşluk ve güneşin keskin çizgisi. Bir adım daha atarsa sokak bitecek; bir adım daha atarsa kendisi de bitecek. Geriye dönüyor, yukarı bakıyor; belki bir perde aralanıp bir el uzanır diye. Perde aralanmıyor.
Beyaz kedi, terk edilmişliğin en saf hâli. Ne bir çığlık atabiliyor ne bir gözyaşı dökebiliyor. Sadece duruyor. Güneş çizgisi yavaş yavaş kısalıyor, gölgesi kedinin üstüne kapanıyor. Sonunda kedi, kendi gölgesinin içinde kayboluyor.
Bir şehir, bir mahalle, bir ev, bir insan… ve en sonunda bir kedi. Hepsi aynı merdivenden iniyor. Kimse dönmüyor.
