Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Oyun Bittiğinde Tahtada Kim Kalır?

Oyun bittiğinde kimse zaferden bahsetmez; çünkü gerçek karanlıkta galip yoktur,

Oyun bittiğinde kimse zaferden bahsetmez; çünkü gerçek karanlıkta galip yoktur, sadece ayakta kalan son bir yalnızlık vardır. Satranç tahtası, evrenin minyatür bir kopyası gibi önümüzde uzanırken, o köşedeki beyaz kale, artık bir stratejinin parçası değil bir terk edilmişlik anıtıdır. Kareler arasındaki o keskin çizgiler, kaderin sınırlarıdır ve kale, bu sınırların en ucunda uçurumun kenarında asılı kalmış bir hafıza gibidir.

Varlık, bir hamleler silsilesidir. Her adım, bir diğerini yok etmek, her ilerleyiş bir mevzi kazanmak içindir. Ancak bu karede gördüğümüz şey, kazanma hırsının tortusudur. Ön plandaki bulanık piyonlar hayatın karmaşasında yitip giden, isimleri unutulmuş, yüzleri silinmiş kalabalıkları temsil eder. Onlar artık birer engel bile değildir; sadece bakışın odağından uzaklaşmış, anlamını yitirmiş birer gölgedirler. Kale ise, tüm o gürültülü savaşın ortasından sağ çıkmış ama koruyacak bir kralı, sığınacak bir ülkesi kalmamış o çıplak gerçektir.

Satranç tahtasının üzerindeki rakamlar ve harfler, evrenin matematiksel soğukluğunu fısıldar. “1” ve “2” numaralı haneler, başlangıcın bittiği ve bitişin başladığı o dar koridordur. Kale, bu koordinat sisteminde hapsolmuştur. Hareket alanı sınırsız gibi görünse de, gideceği her yer aynı boşluğa açılmaktadır. Beyazın o saf, mağrur duruşu, çevresindeki siyah derinlikle tezat oluşturur. Bu, karanlığın ortasında ışığı savunmak değil, ışığın kendi içine çöküşünü izlemektir.

İnsan da böyledir; hayatı boyunca bir tahtanın üzerinde sürüklenir. Kimi zaman bir vezir kadar güçlü, kimi zaman bir piyon kadar feda edilebilir hisseder. Fakat oyunun sonunda, her şey o kutuya geri dönerken, geriye kalan tek şey o “son duruş”tur. Görseldeki o derin odak dışı arka plan, dünyanın geri kalanının ne kadar önemsizleştiğinin kanıtıdır. Artık ne seyirci vardır ne de bir rakip. Sadece taşın tahtaya değdiği o donmuş an ve soğuk bir sessizlik.

Kale, kendi zirvesindeki o çatlaklarla, verilen savaşların izini taşır. O artık bir savunma aracı değil, bir hapishanedir. Taşın pürüzsüz dokusu, elin ona değdiği son anın sıcaklığını çoktan kaybetmiştir. Karanlık, tahtanın geri kalanını yutarken, kale orada bir soru işareti gibi durur: “Eğer hareket edecek bir hamlem kalmadıysa, hala burada mıyım?”