
Kum, gökyüzünü yutalı saatler oldu. Dünya artık ne mavi ne gri; yalnızca sarı bir toz cehennemi. Pencerenin öte yanında iki adam, camın iç yüzeyine yapışmış; avuçlarını açmış, parmak uçlarıyla sanki görünmez bir kapıyı itiyorlar. Nefesleri buğulandırıyor camı; buğu bir an görünüp bir an siliniyor, tıpkı hayatları gibi.
Biri eskiden hâkimdi, diğeri sanıktı. Yıllar önce aynı salonda birbirlerinin gözlerine bakmışlardı; biri karar vermiş, öteki boyun eğmişti. Şimdi kader o salonu küçültmüş, dört duvar arasına hapsetmiş. Adaletin terazisi kumla dolmuş, iğnesi kırılmış.
Camın üstünde iki el izi: Biri düzgün, terbiyeli; diğeri titrek ve suçlu. Aralarında yalnızca birkaç santim var ama o birkaç santim, bir ömür kadar geniş. Konuşmuyorlar artık; sesleri kumda boğuluyor. Sadece bakıyorlar birbirlerine; gözlerinde ne nefret ne af var, yalnızca çok geç kalınmış bir şaşkınlık.
Toz ciğerlerine doldukça gözleri kapanıyor. Eller aşağı kayıyor, parmaklar gevşiyor, avuç içleri camdan ayrılıyor. Son nefeste biri dudaklarını oynatıyor: “Beni affet.” Öteki, artık duyamayacağı hâlde “Ben de suçluyum.” diyor.
Fırtına uğultusu sürerken pencere bomboş kalıyor. İki el izi, camın Penceredeki Eller üstünde ince bir toz tabakasıyla örtülüyor.
