Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Çilem Tanyıldız / Yazar
Çilem Tanyıldız / Yazar

Ayakkabı Gurusu: Bir Markanın Ardındaki Hikâye

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Phil Knight’ın Ayakkabı Gurusu kitabını bitirdiğimde aklımda kalan ilk şey Nike’ın bugün ulaştığı nokta değildi. Daha çok, bu noktaya gelene kadar yaşananlar ve Knight’ın bütün bu süreç boyunca devam edebilmesi üzerine düşündüm. Bugün dünyanın en tanınan spor markalarından biri olan Nike’ın hikâyesini biliyoruz. Ancak sonucu bilerek okumakla, o yıllarda alınan kararların nereye varacağını bilmeden yaşamak arasında büyük bir fark var.

Kitapta beni en çok etkileyen, Phil Knight’ın vazgeçmemekteki ısrarı oldu. İşin defalarca tehlikeye girmesi, yaşanan finansal sıkıntılar ve geleceğin belirsizliği düşünüldüğünde, bu hikâyeyi yalnızca bir başarı öyküsü olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü Knight’ın karşısında her zaman sonunda başaracağına dair bir garanti yok. Buna rağmen devam ediyor. Bir noktadan sonra insanın yıllarını verdiği şeyle kurduğu ilişki de değişiyor. Artık ortada yalnızca büyütülmek istenen bir iş değil, insanın kendi hayatından da parçalar taşıyan bir uğraş var.

Bunu bir ağacı büyütmeye benzetiyorum. Bir ağacın her dalının nasıl ortaya çıktığını, hangi dönemde güçlendiğini ve hangi zorluklardan sonra ayakta kaldığını biliyorsan, onu kökünden sökmek kolay değildir. Çünkü vazgeçtiğin yalnızca ağaç olmaz; onun büyümesi için harcadığın zaman da işin içindedir. Knight’ın Nike’la ilişkisini düşünürken aklıma gelen şey bu. Yıllarını verdiğin bir şeyi bırakmak, dışarıdan göründüğü kadar basit bir karar olmayabilir.

Kitapta Bill Bowerman’ın yeri de bu yüzden dikkat çekici. Bowerman’ın ayakkabılara yaklaşımı, bir antrenörün sporcuların ihtiyaçlarından yola çıkarak ürün geliştirmeye çalışmasını gösteriyor. Onun için ayakkabı, yalnızca satılacak bir ürün değil, daha iyi hâle getirilebilecek bir araç. Bu yaklaşım, Nike’ın ilk yıllarını anlamak açısından önemli. Markanın hikâyesinde ticari kararlar kadar ürünün kendisiyle uğraşmak, denemek ve farklı çözümler aramak da yer tutuyor.

Swoosh’un hikâyesi de bugün bildiğimiz anlamından önce başlıyor. Carolyn Davidson tarafından tasarlanan bu işaret, zamanla Nike’ı temsil eden bir sembole dönüşüyor. Bugün bir koşucunun ayağında, tenis kortunda ya da günlük hayatta gördüğümüz Swoosh’un arkasında, henüz markanın bugünkü büyüklüğüne ulaşmadığı bir dönem var. Bazen bir görüntünün ne kadar tanıdık hâle geldiğini fark etmiyoruz. Oysa bugün tek başına bir markayı hatırlatan bir işaretin de bir başlangıcı, bir tasarım süreci ve zaman içinde oluşan bir hikâyesi var.

Nike’ın ilk yılları yalnızca ürünler ve ticari kararlarla da sınırlı değil. Steve Prefontaine’in hikâyesi ve ölümü, bu yolculuğun içinde yer alan insanları hatırlatıyor. Bir markanın geçmişini anlatırken rakamlara, ürünlere ve büyümeye odaklanmak kolay. Fakat o dönemin insanları da bu hikâyenin bir parçası. Prefontaine’in yaşadıkları, kitabın ticari gelişimin ötesine geçtiği bölümlerden biri olarak akılda kalıyor.

Şirket büyüdükçe karşılaşılan sorunlar da değişiyor. Nike, üretim yapılan ülkelerdeki işçi koşulları nedeniyle protestolara ve eleştirilere maruz kalıyor. Knight, kitabında çalışma şartlarını iyileştirmeye yönelik çabalardan söz ederken bazı ülkelerde yönetimlerin bu değişikliklere izin vermediğini de anlatıyor. Bu da şirketin büyüme sürecinde yaşanan önemli duraklardan biri.

Kitap boyunca dikkatimi çeken bir başka konu da OnitsukaTiger ile yaşanan süreç. Başlangıçta birlikte yürütülen iş ilişkisinin zamanla bozulması ve ardından gelen hukuki mücadele, Nike’ın kendi yolunu çizmesinde belirleyici oluyor. Cortez modeli etrafında yaşanan hak mücadelesi de bu ayrışmanın önemli bir parçası. Bugün Nike’ın geçmişini bildiğimizde bu gelişmeler, markanın bağımsızlaşma hikâyesinin bir parçası gibi görünüyor. Ancak o günlerde bunların nasıl sonuçlanacağı belli değildi.

Kitabı okurken Nike’ın geçmişiyle bugünü arasında keskin bir kopuş olduğu düşüncesine de kapılmadım. Daha çok, küçük bir girişimin zaman içinde nasıl büyüdüğünü ve büyüdükçe nasıl farklı bir yapıya dönüştüğünü düşündüm. Başlangıçta alınan riskler, kurucunun kendi imkânları ve inancı üzerinden şekilleniyor. İş büyüdüğünde ise alınan kararların kapsamı da değişiyor. Fakat benim kitapta en çok üzerinde durduğum konu yine Knight’ın bu yolculuk boyunca devam edebilmesi oldu.

Bugün Swoosh’u gördüğümüzde onun arkasındaki bütün ayrıntıları düşünmüyoruz. Bir ürünün ya da sembolün zamanla kazandığı anlam, ilk ortaya çıktığı andan çok daha ileriye gidebiliyor. Ayakkabı Gurusu da bana bu hikâyenin başlangıcını, belirsizliklerini ve dönüm noktalarını yeniden düşündürdü. Knight’ın ısrarı, Bowerman’ın ürünlere yaklaşımı, Swoosh’un ortaya çıkışı ve yol boyunca yaşananlar bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca bir markanın nasıl büyüdüğünü anlatan bir kitap çıkmıyor. Aynı zamanda bir insanın yıllarını verdiği bir şeyin peşinden nasıl gittiğini anlatan bir hikâye çıkıyor.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER