Ortadoğu’nun tozlu raflarında bekleyen o eski, karanlık senaryolar, 2026’nın bu ilk aylarında yeniden sofraya sürüldü. Ancak bu kez durum, alışageldiğimiz o “rutin gerginliklerden” çok daha farklı. Basra Körfezi’nden Ürdün çöllerine kadar uzanan devasa askeri tahkimat, artık bir caydırıcılık mesajı olmanın ötesine geçti; adeta bir “uygulama emri” bekleyen devasa bir makineye dönüştü.
Peki, dünya nefesini tutmuş bu yığınağı izlerken, asıl soru şu: Bu namlular kime dönük, tetik çekilirse Türkiye bu ateşten nasıl korunacak?
Armada Bölgede: Barış Değil, Savaş Hazırlığı
Bugün bölgedeki tabloya baktığımızda, ABD’nin “istikrar operasyonu” adı altında yürüttüğü sevkiyatın boyutu korkutucu. USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve beraberindeki muhripler, sadece denizde yüzmüyor; İran’ın can damarı olan Hürmüz Boğazı’nı adeta bir kement gibi sıkıyor. Üstelik bu sefer sadece denizden değil, gökyüzünden de kuşatılmış bir bölge var. Ürdün ve Katar’daki üslerde motorları sıcak bekletilen F-35’ler ve “hayalet” uçaklar, radarların bile görmediği bir mesafeden Tahran’ın nükleer tesislerini hedef listesine almış durumda.
Bu, “geliyorum” diyen bir savaşın ayak sesidir. Washington’da tıkanan nükleer müzakereler ve Tahran’ın geri adım atmayan tavrı, diplomasi masasını devirdi. Şimdi o masanın yerinde, haritalar ve vuruş koordinatları duruyor.
Olası Senaryo: Sadece Bir Savaş Değil, Bir Yıkım Projesi
İran ile yapılacak bir savaş, Ukrayna ya da Gazze’ye benzemez. Bu, bölgedeki tüm domino taşlarının devrilmesi demektir. Eğer o beklenen ilk kıvılcım çakarsa, karşımızda iki temel senaryo var:
Ya İsrail ve ABD, İran’ın nükleer kapasitesini bitirecek “cerrahi” bir hava operasyonuyla yetinecek ya da İran’ın “Hürmüz’ü kapatırım, vekil güçlerimi sokağa dökerim” restiyle tüm bölge bir yangın yerine dönecek. İkinci senaryo, Lübnan’dan Yemen’e, Bağdat’tan Şam’a kadar her sokağın bir cepheye dönüşmesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin “Bıçak Sırtı” Diplomasisi
Peki, biz bu tablonun neresindeyiz? Türkiye için İran, sadece bir komşu değil; 1639 Kasr-ı Şirin’den bu yana sınırı değişmemiş, kadim bir denge unsurudur. Ancak bugün o denge, tarihinin en ağır sınavıyla karşı karşıya.
Göç: Sessiz İstila Riski
Suriye’den gelen milyonların yükünü henüz omuzlarımızdan atamamışken, 85 milyonluk bir İran’ın istikrarsızlaşması demek, Türkiye sınırına dayanacak yeni ve devasa bir göç dalgası demektir. Bu, Türkiye için bir asayiş meselesi değil, doğrudan bir beka sorunudur. Ankara’nın “göçü kaynağında durdurma” stratejisi, bu savaşın ilk ve en kritik hamlesi olmak zorunda.
Enerji ve Ekonomi Hattı
Doğal gazımızın önemli bir kısmını İran’dan alıyoruz. Olası bir çatışmada bu vanaların kapanması, sanayinin durması ve enerji maliyetlerinin katlanması demek. Üstelik Hürmüz’ün kapanmasıyla fırlayacak petrol fiyatları, enflasyonla boğuşan ekonomimiz için tam bir “kara kış” senaryosu.
Terör ve Güvenlik Boşluğu
İran’daki merkezi otoritenin zayıflaması, sınırımızdaki terör örgütleri için yeni bir “oyun alanı” yaratacaktır. PKK ve türevlerinin, İran’daki kaos ortamından yararlanarak kendine yeni koridorlar açma ihtimali, TSK’nın operasyon sahasını doğuya doğru genişletmesini zorunlu kılabilir.
Aktif Tarafsızlık mı, Zorunlu Tercih mi?
Ankara bugün hem NATO müttefiki olarak sorumluluklarını yerine getirmek hem de komşusuyla kanlı bıçaklı olmamak gibi imkansız bir dengeyi yürütüyor. İncirlik ve Kürecik üslerinin durumu, Washington ile yürütülecek pazarlıkların en sert başlığı olacak.
Ortadoğu’da kurulan bu devasa “satranç tahtası”nda piyonlar çoktan dizildi. Türkiye’nin bu yangından yara almadan çıkmasının tek yolu; hamasetten uzak, askeri teyakkuzu elden bırakmayan ve diplomasinin son kırıntısını bile harcamayan bir “aktif tarafsızlık” izlemesidir.
Çünkü bu fırtına koptuğunda, sadece camlar kırılmayacak; bölgenin tüm haritası yeniden çizilecek. Ve biz o haritanın ne içinde ne de çok uzağında kalabiliriz.
Görünen o ki, önümüzdeki aylar sadece Ortadoğu’nun değil, Türkiye’nin de gelecek elli yılını şekillendirecek.

YORUMLAR