Sokak fotoğrafçılığı, hayatın akışını yakalama, anı dondurma ve toplumsal gerçekliği belgeleme iddiasıyla sanatın en dinamik alanlarından biridir. Ancak son yıllarda Türkiye’de, özellikle sosyal medyanın “beğeni” ve “etkileşim” canavarına dönüşmesiyle birlikte, sokak fotoğrafçılığı ciddi bir ahlaki ve etik erozyonla karşı karşıya kaldı. Bu erozyonun en çok hırpaladığı alan ise, ne yazık ki yine kadın bedeni oluyor. Sokaklarda rızasızca çekilen, estetik bir kaygı gütmekten ziyade röntgenciliğin sınırlarında gezinen ve kadınları birer “nesneye” indirgeyen fotoğraflar, “sokak sanatı” kılıfı altında dijital platformlarda sergileniyor. Oysa sanat, insan onurunu ayaklar altına alarak inşa edilemez.
Türkiye’deki sokak fotoğrafçılığı pratiklerine baktığımızda, kadrajların sıklıkla kadınların habersiz, rızasız ve savunmasız anlarına odaklandığını görüyoruz. Yolda yürüyen, otobüs bekleyen, rüzgarda eteği savrulan ya da sadece orada öylece var olan kadınlar; bir fotoğrafçının estetik malzemesi ya da daha kötüsü, sosyal medyada etkileşim garantili birer “meta” haline getiriliyor. Bir insanın mahremiyetini, onun rızası ve bilgisi dışında kamusal alanda “avlamak”, fotoğrafçılık değil, düpedüz güç asimetrisini kullanmaktır. Kadın bedenini toplumsal hafızada sürekli gözetlenen, denetlenen ve tüketilen bir nesneye dönüştürmek, sanatsal bir ifade özgürlüğü olamaz. Bu durum, sokaktaki eril bakışın (male gaze) dijital dünyada kameranın arkasına saklanarak meşrulaştırılmasıdır. Fotoğrafçı, deklanşöre basarken estetik bir anı mı yakalıyor, yoksa nesnesini sömürüyor mu? Bu sorunun cevabı, Türkiye’deki birçok örnekte maalesef ikincisine çıkıyor.
Fotoğrafçılık sadece teknik bir beceri veya doğru ışığı bulma sanatı değildir; aynı zamanda derin bir sorumluluk bilinci gerektirir. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve Ulusal Basın Fotoğrafçıları Derneği (NPPA) gibi saygın kuruluşların da altını çizdiği temel etik ilkeler, günümüz sokak fotoğrafçıları tarafından sıklıkla göz ardı ediliyor. Bu ilkelerin başında gelen insan onuruna saygı misyonu, fotoğraflanan kişinin kırılganlığını veya mahremiyetini zedeleyecek durumlardan kaçınmayı emreder. Kadınları rızasızca cinsel ya da estetik birer nesne gibi konumlandırmak bu değerlerin doğrudan ihlalidir. Kamusal alanda her an rıza almak teknik olarak zor olsa da, fotoğraf çekildikten sonra kişinin rahatsızlığını fark edip o kareyi silmek ya da yayınlamadan önce izin istemek ahlaki bir zorunluluktur. Sanat, gizli kapaklı bir hırsızlığa dönüşmemelidir.
Aynı zamanda fotoğrafın yaratacağı etkiyi ölçmek ve zarar vermeme ilkesine sadık kalmak da fotoğrafçının asli görevlerindendir. Çekilen bir karenin, o kişinin hayatında, işinde veya sosyal çevresinde olumsuz bir etki yaratıp yaratmayacağı öngörülmelidir. Türkiye gibi muhafazakar kodların ve kadına yönelik şiddetin yoğun olduğu bir coğrafyada, bir kadının rızasız fotoğrafını yaymak onu doğrudan hedef haline getirebilir. Buna ek olarak, yakalanan anı kendi gerçekliğinden kopararak, alt metinlerle ya da manipülatif başlıklarla sosyal medyada meze etmemek, yani içerik ve bağlam sadakatini korumak dürüstlüğün en temel gereğidir.
Kamera, sahibine dünyayı dikizleme ve insanları rızası dışında sergileme hakkı veren mutlak bir güç silahı değildir. Kamusal alan hepimizindir ve kadınların sokakta tedirgin olmadan, “birinin kadrajına girer miyim” korkusu yaşamadan var olma hakkı, hiçbir fotoğrafçının portfolyo sevdasından daha değersiz değildir. Türkiye’de sokak fotoğrafçılığının saygın bir yere taşınması, ancak fotoğrafçıların ellerindeki kameranın yarattığı güç dengesizliğini fark etmesi ve kadına yönelik eril nesneleştirmeden vazgeçmesiyle mümkündür. Unutmayalım ki; etiği ve ahlaki pusulası olmayan bir sanat, sadece teknik bir kopyalamadan ve toplumsal bir yaradan ibarettir.

YORUMLAR