Jeffrey Epstein vakası, sadece bir suç dosyasının çok ötesinde; Batı dünyasının merkezindeki derin bir çürümeyi ve “dokunulmazlar” sınıfının inşa ettiği ahlaki çöküşü gözler önüne seren bir milattır. Batı, yüzyıllardır dünyaya “demokrasi”, “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü” gibi parıltılı kavramlar ihraç ederken, Epstein ve etrafındaki devasa suç ağı bu vitrinin hemen arkasında nasıl bir karanlığın hüküm sürdüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bu vaka, münferit bir sapkınlık hikayesi değil; siyasetin, sermayenin ve akademinin el ele vererek oluşturduğu kurumsal bir iflasın belgesidir.
Modern sosyolojinin “iktidar seçkinleri” olarak tanımladığı yapı, toplumun geri kalanıyla olan bağını sadece koparmakla kalmamış, aynı zamanda topluma karşı aktif bir düşmanlık ve sömürü ilişkisi içine girmiştir. C. Wright Mills’in işaret ettiği gibi; siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan dar bir zümre, artık kendi yasalarını, kendi ahlak anlayışını ve kendi dokunulmazlık zırhını yaratarak halktan tamamen kopmuştur. Bu kopuş, Batı toplumlarında “toplumsal anomi” dediğimiz bir kuralsızlık, normsuzluk ve kolektif bir kimlik kaybı halini tetiklemektedir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bir rejim ancak “meşruiyet” temeli üzerine yükselebilir. Meşruiyet ise halkın, yönetenlerin adil ve genel ahlaka uygun davrandığına dair sarsılmaz inancıdır. Epstein ve onunla bağlantılı küresel ağın ifşası, bu toplumsal sözleşmeyi kökten sarsmıştır. Halk, devletin temel görevi olan “savunmasızları koruma” sorumluluğunun, “güçlüleri saklama” stratejisine feda edildiğini gördüğünde, rejime olan rızası yerini ontolojik bir öfkeye bırakır. Emile Durkheim’ın toplumsal dayanışma kuramıyla bakarsak, toplumun vicdanı bu derece ağır yaralandığında, sistemin kendini makyaj reformlarla onarması mümkün değildir; çünkü çürüme, sistemin bir yan etkisi değil, bizzat çalışma prensibi haline gelmiştir.
Batı halklarının karşı karşıya olduğu şey, basit bir yolsuzluk dosyası değildir; bu, “kurumsallaşmış bir sapkınlık” düzenidir. Max Weber’in bürokrasi ve rasyonel otorite kuramı, Batı’da bugün yerini “patrimonyal” bir kabileciliğe bırakmıştır. Elitler, yasalar önünde hesap vermek yerine, birbirlerinin suçlarını birer sadakat testi ve karşılıklı şantaj mekanizması olarak kullanmaktadır. Bu noktada sosyolojik evrim, halkı kaçınılmaz bir yol ayrımına sürükler: Ya bu kokuşmuş yapının altında ahlaken ezilmeye devam etmek ya da rejimin tüm kurumlarını, yani bu suç ağını besleyen “statüko”yu topyekûn tasfiye ederek yeni bir toplumsal temel inşa etmek.
Bu durum, artık sadece ekonomik bir bölüşüm kavgası değil, “hakikat ve adalet” üzerinden yürüyen varoluşsal bir çatışmadır. Sistemin medya, akademi ve yargı eliyle hakikati boğma girişimi, halkın sisteme yabancılaşmasını tamamlamıştır. Sosyolojik yasalar der ki; bir yapı kendi halkına yabancılaştığında ve temel ahlaki sütunlarını kaybettiğinde, o yapının dışarıdan bir müdahaleyle değil, kendi içindeki bu devasa basınçla patlaması kaçınılmazdır. Batı rejimleri için bu saatten sonra tek gerçekçi çıkış yolu, halkın bu kokuşmuş elit tabakayı ve onları koruyan sistemi radikal bir biçimde devirmesidir.
Bu devrim, yalnızca sandık başında verilecek bir oyla değil; adaleti şahsileştiren yargıçların, gerçeği gizleyen medya patronlarının ve çocuk istismarına zırh olan siyasi yapıların topyekûn reddedilmesiyle başlayacaktır. Batı halkları için kendi rejimlerini devirmek, artık siyasi bir tercih değil, bir hayatta kalma ve ahlaki varlığını koruma mecburiyetidir. Zira temeli çürümüş bir bina restore edilemez; ancak yıkılıp yeniden inşa edilebilir.

YORUMLAR