Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı, ilk bakışta teknoloji, biyoloji ve haz merkezli bir distopya gibi okunur. Oysa kitabın asıl meselesi; insanın iradesinin, hafızasının ve hakikatle kurduğu ilişkinin sistemli biçimde ortadan kaldırılmasıdır. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda, Huxley’nin kurgusal dünyası ile bölgenin gerçekliği arasında ürpertici bir paralellik görmek mümkündür. Çünkü Ortadoğu, uzun süredir kaba baskının değil; kontrollü kaosun, yönlendirilmiş kimliklerin ve yapay ihtiyaçların kuşatması altındadır.
Hazla Uyuşturulan Toplumlar, Korkuyla Yönetilen Devletler
Cesur Yeni Dünya’da insanlar “soma” ile mutlu edilir; acı, sorgulama ve isyan ihtiyacı ortadan kaldırılır. Ortadoğu’da ise soma farklı biçimlerde karşımıza çıkar:
— Mezhepçilik,
— Etnik kimlikler üzerinden kışkırtılan ayrışmalar,
— Sürekli kriz hali,
— Tüketim vaatleri ile ertelenen özgürlük.
Burada haz değil çoğu zaman korku devrededir. Ancak amaç aynıdır: düşünmeyen, hatırlamayan ve itiraz etmeyen toplumlar üretmek. Irak, Suriye, Yemen, Libya… Hepsi farklı gerekçelerle ama aynı sonuçla parçalanmıştır: Devlet aklı çökertilmiştir. Tıpkı Huxley’nin dünyasında “birey”in anlamsızlaştırılması gibi, Ortadoğu’da da devlet olma bilinci sistematik biçimde aşındırılmıştır.
Kimliklerin Seri Üretimi: Alfa, Beta, Gamma…
Huxley’nin romanında insanlar sınıflara ayrılır; herkes rolünü bilir ve sorgulamaz. Ortadoğu’da bu sınıflar biyolojik değil, siyasal ve ideolojik olarak üretilir. “Ilımlı”, “radikal”, “yerel müttefik”, “terör unsuru” gibi etiketler; kimin yaşayıp kimin öleceğine, kimin desteklenip kimin bombalanacağına karar veren modern kast sistemleridir.
Bu sistemin en tehlikeli yanı şudur:
Kaos, spontane değil; yönetilebilir hale getirildiğinde değerlidir.
Ortadoğu tam da bu yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla istikrara kavuşturulmaz. Çünkü istikrar, küresel mühendisliğin işine yaramaz.
Türkiye: Sistemin Dışında Kalan İstisna
Türkiye’yi bu tabloda farklı kılan husus, Huxley’nin dünyasında neredeyse hiç yer olmayan bir kavrama hâlâ sahip olmasıdır: tarihsel hafıza. Türkiye, ne tamamen “soma” ile uyutulabilmiş ne de kaosun içinde kimliğini yitirmiştir. Bu yüzden sürekli baskı altındadır.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonu, klasik bir “denge siyaseti”nden ziyade varoluşsal bir mücadeledir. Çünkü mesele sadece dış politika değil;
— Sınırların güvenliği,
— Toplumsal bütünlük,
— Devlet geleneğinin devamıdır.
Suriye’de yaşananlar Türkiye için bir “komşu ülke krizi” olmaktan çoktan çıkmıştır. Bu, devletlerin nasıl çöktürüldüğünü gösteren bir laboratuvardır. Türkiye bu laboratuvara seyirci kalamazdı; kalmadı da.
Cesur Yeni Dünya’ya Direnen Bir Devlet Aklı
Huxley’nin distopyasında “vahşi” olarak görülen karakter, aslında hatırlayan, acı çekebilen ve sorgulayan tek insandır. Bugün Türkiye de Ortadoğu denkleminde bu “istenmeyen” aktör konumundadır. Çünkü:
— Ulus-devlet fikrinden vazgeçmemiştir,
— Tarihiyle bağını koparmamıştır,
— Kimliğini küresel kalıplara göre yeniden üretmeyi reddetmiştir.
Bu nedenle Türkiye’ye yönelik baskılar sadece askeri ya da ekonomik değildir; kavramsal ve kültüreldir. Türkiye’nin “normalleşmesi” istenirken kastedilen, Huxley’nin dünyasındaki gibi sorgulamayan, hafızasız ve yönlendirilebilir bir aktör olmasıdır.
Distopya Bir Gelecek Değil, Bir Uyarıdır
Cesur Yeni Dünya bize şunu söyler:
İnsanlığı yok etmek için zincir gerekmez; anlamı yok etmek yeterlidir.
Ortadoğu bugün anlamını yitirmiş devletlerin, kimliklerin ve hayatların coğrafyasıdır. Türkiye ise tüm çelişkilerine ve hatalarına rağmen hâlâ anlam üretme iddiası taşıyan nadir ülkelerden biridir. Bu iddia, onu hedef haline getirirken aynı zamanda tarih sahnesinde ayakta tutmaktadır.
Mesele şudur:
Türkiye, Cesur Yeni Dünya’nın konforlu köleliğini mi kabul edecek,
yoksa bedeli ne olursa olsun acı çekme pahasına insan ve devlet kalmayı mı seçecek?
Ortadoğu’nun kaderi, bu soruya verilecek cevapla doğrudan bağlantılıdır.
