Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sıla Şentekin / Yazar
Sıla Şentekin / Yazar

Sessizliğin Kaybolduğu Çağ

İnsanlık tarihi boyunca sessizlik yalnızca sesin yokluğu olarak görülmedi. O, bazen bir öğretmen, bazen bir dost, bazen de insanın kendisini en açık şekilde duyabildiği tek mekân oldu. Bugün ise sessizlik, gürültünün arasında unutulmuş eski bir kelime gibi yaşamaya çalışıyor. Teknolojinin sunduğu sınırsız iletişim imkânı, insanı birbirine yaklaştırmaktan çok kendi iç sesinden uzaklaştırıyor. Artık susmak, düşünmek için değil; konuşacak yeni bir şey bulana kadar verilen kısa bir ara olarak görülüyor.

Sabah gözümüzü açar açmaz telefon ekranına uzanıyoruz. Bildirimler, haberler, videolar ve mesajlar günün ilk misafirleri oluyor. Daha kendimize “Bugün nasılım?” diye sormadan başkalarının ne yaptığını öğreniyoruz. Gün boyunca zihnimiz onlarca farklı bilgiyle doluyor; fakat bunların ne kadarı gerçekten bize ait? Belki de asıl yorgunluğumuz bedenimizden değil, hiç susmayan bu bilgi kalabalığından kaynaklanıyor.

Eskiden insanlar uzun yolları sessizce yürürdü. Yol, düşüncenin en güzel arkadaşıydı. Şimdi ise birkaç dakikalık bir yürüyüş bile kulaklık olmadan tamamlanamıyor. Sessizlikten kaçıyoruz; çünkü onun bize göstereceklerinden çekiniyoruz. Oysa insanın kendisiyle karşılaşması, çoğu zaman sessizlikte mümkündür. Gürültü, bazen yalnızlığımızı örten ince bir perdeye dönüşüyor.

Modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biri de burada başlıyor. Hiç olmadığı kadar çok konuşuyoruz ama birbirimizi hiç olmadığı kadar az anlıyoruz. Kelimeler çoğaldıkça anlam azalıyor. Herkes anlatıyor, fakat çok az kişi gerçekten dinliyor. Dinlemek ise yalnızca kulağın değil, zihnin ve kalbin de sessizleşmesini gerektiriyor.

Sessizlik, insanın karakterini de şekillendirir. Düşünmeden söylenen sözler çoğu zaman pişmanlık doğurur; fakat düşünerek kurulan cümleler, sessizliğin süzgecinden geçtiği için daha sağlamdır. Bugün sosyal medya çağında her düşüncenin anında paylaşılması bekleniyor. Oysa bazı fikirlerin olgunlaşması için zamana, zamanın ise sessizliğe ihtiyacı vardır.

Türk kültüründe de sessizliğin ayrı bir yeri vardır. Büyüklerin yanında ölçülü konuşmak, sözü gerektiği yerde söylemek ve dinlemeyi bilmek bir erdem olarak kabul edilmiştir. “Söz gümüşse sükût altındır.” sözü yalnızca güzel bir atasözü değildir; aynı zamanda asırlık bir hayat tecrübesinin özetidir. Ne var ki bugün bu sözün anlamını yeniden hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Sessizliğin kaybolması, yalnızca bireysel bir mesele değildir. Toplumlar da düşünmeyi bıraktıklarında yüzeyselleşirler. Sürekli tüketilen içerikler, hızla değişen gündemler ve birkaç saniyede unutulan haberler; derin düşüncenin yerini anlık tepkilere bırakıyor. Böyle bir ortamda fikir üretmek değil, yalnızca fikir tüketmek kolaylaşıyor.

Belki de en büyük kaybımız, kendimizi dinlemeyi unutmuş olmamızdır. İnsan bazen en doğru cevabı kitaplarda, ekranlarda ya da kalabalıklarda değil; kendi sessizliğinde bulur. Çünkü vicdan, gürültüyü değil sükûneti sever. Kalbin sesi, ancak dünyanın sesi biraz kısıldığında duyulabilir.

Sessizlik aynı zamanda üretmenin de başlangıcıdır. Bir şair mısralarını, bir yazar cümlelerini, bir düşünür fikirlerini çoğu zaman sessizlik içinde inşa eder. Gürültü dikkat dağıtır; sessizlik ise dikkati derinleştirir. Bu nedenle medeniyetleri değiştiren büyük eserlerin çoğu, alkışların değil, yalnızlığın ve sessizliğin içinde doğmuştur.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir teknoloji değil; birkaç dakikalık bilinçli bir sessizliktir. Telefonsuz geçirilen bir yürüyüş, ekransız içilen bir çay ya da yalnızca gökyüzünü seyretmek… Bunlar küçük gibi görünse de insanın kendi özüne dönebilmesi için güçlü başlangıçlardır.

Çünkü çağımızın en büyük gürültüsü dışarıdan değil, içeriden geliyor. Sürekli yetişme telaşı, daha fazlasına sahip olma arzusu ve hiçbir şeyi kaçırmama kaygısı zihnimizi durmaksızın meşgul ediyor. Oysa hayat, her sesi duymakla değil; hangi sesi dinleyeceğini bilmekle anlam kazanır.

Belki de geleceğin en büyük lüksü, sessiz kalabilmek olacaktır. Gürültünün normalleştiği bir dünyada sessizliği koruyabilen insanlar, yalnızca huzuru değil; düşünmeyi, anlamayı ve gerçekten yaşamayı da koruyacaklardır. Çünkü insan, kendini en çok konuşurken değil; sessizliğin içinde yeniden duyarken tanır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER