Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Çilem Tanyıldız / Yazar
Çilem Tanyıldız / Yazar

Kung Fu Panda: Bir Pandadan Çok Daha Fazlası

Bazı filmler vardır; ilk izlediğinizde sizi güldürür, yıllar sonra yeniden izlediğinizde ise düşündürür. Kung Fu Panda benim için tam olarak böyle bir yapım. İlk bakışta eğlenceli bir animasyon, bol aksiyonlu bir macera gibi görünse de biraz dikkatle izlendiğinde kimlik, aile, sevgi ve çocukluk üzerine oldukça güçlü bir hikâye anlattığını fark ediyorsunuz.

Bu yüzden filmi yalnızca “iyi” ve “kötü” karakterler üzerinden değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü Kung Fu Panda, kahramanların da kötü karakterlerin de bir günde ortaya çıkmadığını; yaşadıkları deneyimlerin, gördükleri sevginin ve kurdukları bağların onları şekillendirdiğini anlatıyor.

Po bunun en güzel örneği.

Biyolojik ailesinden koparılan küçük bir panda, bir kaz tarafından büyütülüyor. Bay Ping ile Po arasında kan bağı yok. Buna rağmen ona verdiği sevgi, güven ve aidiyet duygusu gerçek bir babanın verebileceği kadar güçlü. Serinin ilerleyen filmlerinde Po, biyolojik babası Li Shan ile karşılaşıyor ve kendi köklerini keşfediyor. İlginç olan ise filmin Po’yu iki baba arasında seçim yapmaya zorlamaması.

Çünkü hayat her zaman siyah ve beyaz değildir.

İnsan bazen kendisini büyüten kişiye de, dünyaya getiren kişiye de aynı anda ait hissedebilir. Po’nun kimliği de tam olarak burada tamamlanıyor. Kendini bulabilmesi için geçmişini reddetmesi gerekmiyor; aksine hayatındaki her bağı sahiplenmesi gerekiyor. Belki de bu yüzden serinin sonunda yalnızca Ejderha Savaşçısı değil, kim olduğunu bilen bir bireye dönüşüyor.

Filmin en trajik karakteri ise bana göre Tai Lung.

Çoğu kişi onu hırsına yenilmiş bir savaşçı olarak görüyor. Oysa biraz geriye gidince bambaşka bir hikâyeyle karşılaşıyoruz.

Tai Lung çocukluğundan itibaren büyük bir amaç için yetiştiriliyor. Sürekli en güçlü olacağı, Ejderha Parşömeni’nin bir gün ona verileceği söyleniyor. Bütün emeği, bütün hayatı ve belki de bütün kimliği bu hedef üzerine kuruluyor.

Fakat burada gözden kaçan önemli bir ayrıntı var.

Tai Lung yalnızca dövüşmeyi öğrenmiyor; sevginin şartlı olduğunu da öğreniyor.

Çocuk aklıyla aldığı mesaj belki de şuydu: “Başarılı olduğun sürece değerlisin.”

İşte bu yüzden Ejderha Parşömeni’ni alamadığı an yalnızca bir ödülü kaybetmiyor. Yıllardır üzerine inşa ettiği kimliği de kaybediyor. Çünkü kendisini değerli hissetmesini sağlayan tek dayanak elinden alınmış oluyor.

Master Shifu’nun en büyük hatası da burada başlıyor.

Shifu’nun Tai Lung’u sevmediğini düşünmüyorum. Aksine onu çok seviyor. Ancak sevgisini gösterebilme biçimi beklentiler ve disiplin üzerinden şekilleniyor. Sevgi ile başarı birbirine karışınca, Tai Lung da zamanla ikisini ayırt edemez hâle geliyor. Belki de onun bütün öfkesinin altında tek bir ihtiyaç vardı: “Başarsan da başarmasan da seni seviyorum.” Bazen insanın hayatını değiştiren cümleler sandığımız kadar uzun değildir.

Po ile Tai Lung arasındaki en büyük fark da tam burada ortaya çıkıyor.

Po kusursuz değildir. Hatta filmin başında kung fu ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, sakar ve özgüveni düşük bir karakterdir. Ama Bay Ping onu hiçbir zaman başarılı olduğu için sevmez. Önce kabul eder, sonra gelişmesine alan açar. Tai Lung ise önce başarılı olması gerektiğine inanır; sevginin ardından geleceğini düşünür.

Belki de biri bu yüzden güç kazandıkça huzur bulurken, diğeri güç kazandıkça öfkesini büyütür.

Ancak filmin bana göre en güçlü mesajı burada da bitmiyor.

Çocukken yalnızca nasıl sevildiğimizi öğrenmiyoruz; nasıl seveceğimizi de öğreniyoruz. Çünkü aile, çoğu zaman hayatın ilk öğretmenidir. Kendimizi nasıl değerli hissedeceğimizi, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş edeceğimizi ve insanlarla nasıl bağ kuracağımızı ilk olarak orada deneyimliyoruz.

Sonra büyüyor ve o öğrendiklerimizi farkında olmadan iş hayatımıza, arkadaşlıklarımıza ve romantik ilişkilerimize taşıyoruz. Herkes, kendi çocukluğunun “normalini” yetişkin hayatında yeniden üretmeye meyilli oluyor.

Belki de bu yüzden Kung Fu Panda yalnızca ebeveynlerin çocukları nasıl etkilediğini anlatmıyor; çocukların büyüdüklerinde nasıl insanlara dönüşeceğini de anlatıyor.

Elbette bu bir kader değil.

İnsan, çocukluğunun izlerini taşısa da onları sorgulayabilir, değiştirebilir ve yeni bir yol seçebilir. Belki de Po ile Tai Lung’u birbirinden ayıran en önemli nokta budur. Biri sevgiyi hak edilmesi gereken bir ödül olarak öğrendi, diğeri ise kusurlarına rağmen sevilebileceğini deneyimledi.

Belki de Kung Fu Panda’nın yıllardır unutulmamasının nedeni budur. Çünkü bize yalnızca kung fu öğretmiyor; insanın nasıl şekillendiğini anlatıyor. Yumrukların, dövüş sahnelerinin ve mizahın ardına sakladığı asıl hikâye, sevginin, ailenin ve çocukluğun insan ruhunda bıraktığı izlerle ilgili.

Perde kapandığında geriye yalnızca kazanılmış bir mücadele kalmıyor. Hepimize aynı soruyu bırakıyor:

Bizi biz yapan gerçekten yalnızca seçimlerimiz mi, yoksa çocukken bize gösterilen sevgi, yarın başkalarını nasıl seveceğimizi de belirliyor mu?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER