Bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca fabrikalarının sayısıyla, ihracat rakamlarıyla ya da büyüme oranlarıyla ölçülemez. Gerçek kalkınma; nitelikli insan gücü yetiştirebilen, genç nüfusunun yeteneklerini doğru alanlara yönlendirebilen ve eğitim kaynaklarını uzun vadeli hedeflerle buluşturabilen ülkelerin başarısıdır. Tam da bu noktada eğitim ekonomisi ve eğitim planlaması, Türkiye’nin geleceğini belirleyecek en önemli politika alanlarından biri hâline gelmektedir.
Eğitim ekonomisi, eğitime ayrılan kaynağa yalnızca bir kamu harcaması olarak bakmaz. Öğretmene, okula, teknolojiye, mesleki eğitime ve öğrencinin gelişimine ayrılan her kaynak; gelecekte üretim, istihdam, yenilikçilik ve toplumsal refah olarak ülkeye geri dönebilecek bir yatırımdır. Bu nedenle güçlü devlet anlayışının temel unsurlarından biri, eğitim politikasını ekonomik ve sosyal kalkınma hedeflerinden bağımsız düşünmemektir.
Türkiye açısından bakıldığında genç nüfus önemli bir avantajdır. Ancak nüfusun genç olması tek başına ekonomik üstünlük sağlamaz. Asıl mesele, bu nüfusun hangi becerilerle yetiştirildiğidir. İş gücü piyasasının ihtiyaçlarıyla eğitim sisteminin çıktıları arasında güçlü bir bağ kurulması bu nedenle zorunludur. Sanayinin ihtiyaç duyduğu teknik personelin, teknoloji sektörünün ihtiyaç duyduğu dijital yetkinliklerin ve kamu ile özel sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağının eğitim sistemi içerisinde öngörülmesi gerekir.
Bu noktada eğitim planlaması yalnızca “kaç okul yapılacak?” ya da “kaç öğretmen görevlendirilecek?” sorularına cevap veren teknik bir süreç değildir. Eğitim planlaması aynı zamanda Türkiye’nin on, yirmi hatta otuz yıl sonra hangi alanlarda güçlü olmak istediğinin de cevabıdır.
Savunma sanayisinden yapay zekâya, tarımdan enerji teknolojilerine, sağlık bilimlerinden dijital ekonomiye kadar stratejik kabul edilen her sektörün temelinde yetişmiş insan bulunmaktadır. Dolayısıyla ekonomik bağımsızlık hedefi ile eğitim politikası arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kendi teknolojisini geliştirmek isteyen bir ülke önce bilim insanını, mühendisini, teknisyenini ve girişimcisini yetiştirmek zorundadır.
Son yıllarda eğitimde teknoloji kullanımının yaygınlaştırılması, mesleki ve teknik eğitimin üretim süreçleriyle daha fazla ilişkilendirilmesi, okul öncesi eğitimin geliştirilmesi ve eğitim altyapısının güçlendirilmesi yönündeki çalışmalar da bu perspektiften değerlendirilmelidir. Burada temel hedef yalnızca eğitime erişimi artırmak değil; erişilen eğitimin ekonomik ve toplumsal karşılığını da güçlendirmek olmalıdır.
Özellikle mesleki eğitim bu açıdan ayrı bir öneme sahiptir. Uzun yıllar boyunca eğitimde başarı neredeyse yalnızca üniversite diploması üzerinden değerlendirildi. Oysa gelişmiş ekonomilerin önemli özelliklerinden biri, nitelikli ara eleman ve teknik insan gücünü güçlü biçimde yetiştirebilmeleridir. Türkiye’nin üretim ekonomisini büyütme hedefi açısından mesleki eğitimin özel sektörle, organize sanayi bölgeleriyle ve yerel ekonomik ihtiyaçlarla daha sıkı biçimde bütünleşmesi son derece değerlidir.
Eğitim ekonomisinin diğer önemli konusu ise kaynakların verimli kullanılmasıdır. Eğitime daha fazla kaynak ayırmak önemlidir; fakat kaynağın doğru yere yönlendirilmesi en az bunun kadar önem taşır. Bir bölgenin öğretmen ihtiyacı ile başka bir bölgenin okul ihtiyacı aynı olmayabilir. Nüfus hareketleri, bölgesel kalkınma farklılıkları, öğrenci sayıları ve gelecekte oluşacak meslekler hesaba katılmadan yapılan yatırımlar beklenen sonucu vermeyebilir.
Bu nedenle eğitim politikalarının veri temelli yürütülmesi gerekir. Devletin planlama kapasitesinin güçlenmesi, eğitim yatırımlarının bölgesel ve sektörel ihtiyaçlara göre şekillendirilmesi kaynak israfının önüne geçerken fırsat eşitliğini de destekleyecektir.
Burada asıl mesele şudur: Türkiye eğitimi yalnızca bugünün öğrencilerini sınavlara hazırlayan bir sistem olarak mı görecek, yoksa geleceğin Türkiye’sini inşa edecek stratejik bir yatırım alanı olarak mı ele alacaktır?
Doğru tercih açıktır.
Eğitim, devlet bütçesindeki sıradan bir gider kalemi değildir. Öğretmene yapılan yatırım üretime, çocuğa yapılan yatırım toplumsal refaha, bilime yapılan yatırım ise ülkenin bağımsız geleceğine yapılan yatırımdır.
Türkiye’nin kalkınma yolculuğunda eğitim ekonomisi ile ekonomik planlamanın aynı hedef doğrultusunda ilerlemesi, önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden biri olacaktır. Çünkü geleceğin güçlü ekonomileri yalnızca daha fazla sermayeye sahip olanlar değil, insan kaynağını en doğru biçimde yetiştiren ülkeler olacaktır.
Ve bir ülkenin en büyük sermayesi, iyi yetişmiş insanıdır.

YORUMLAR