Temel tasarım daima işlevseldir ama iyi tasarım daima bir şey söyler.
Kulağa güzel gelen bir cümle.
Peki bu cümleyi söyleyen insanın hayatına ufak bir fener tutsak?
Hiç düşünmemiş olabiliriz; giydiğimiz ayakkabıların da bir hikâyesi olabilir mi?
Bu yazının konusu, teknolojiyi tasarımla buluşturan bir adamın hikâyesi: Tinker Hatfield.
Hatfield’ın hikâyesi aslında klasik bir ayakkabı tasarımcısının hikâyesi değil. Oregon Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi aldı. Aynı üniversitede atletizm yaptı ve Bill Bowerman tarafından çalıştırıldı. 1981 yılında Nike’a katıldığında ise doğrudan ayakkabı tasarlamaya başlamadı. Önce Nike’ın ofislerini, showroomlarını ve mağazalarını tasarladı.
Belki de onu farklılaştıran şey tam olarak buydu.
Bir ayakkabıya yalnızca ayakkabı olarak bakmıyordu.
Bir yapıya bakar gibi bakıyordu.
Ve bunun en güçlü örneklerinden biri, bugün sneaker kültürünün en tanınan modellerinden biri olan Air Max 1’di.
Hatfield’ın Air teknolojisini icat ettiğini söylemek doğru olmaz. Nike’ın Air teknolojisi ondan önce zaten vardı. Hatfield’ın yaptığı daha farklı bir şeydi: görünmeyeni görünür hâle getirmek.
Bunun arkasında Paris’te gördüğü Centre Pompidou binası vardı.
Pompidou, klasik bir binanın alışılmış estetik anlayışından oldukça farklıydı. Binanın normalde içeride olması beklenen boruları, merdivenleri ve teknik sistemleri dışarıya taşınmıştı. Hatfield burada yalnızca bir binanın görüntüsünü görmedi. Bir fikir gördü:
Normalde içeride olanı dışarı çıkarmak.
Ve bu fikir bir ayakkabıya dönüştü.
Air Max 1’de Air ünitesi artık saklanmıyordu. Ayakkabının içinde çalışan teknoloji, ayakkabının dışında görülebilen bir tasarım unsuruna dönüşüyordu.
Hatfield burada yeni bir teknoloji icat etmekten çok daha önemli bir şey yaptı.
Teknolojinin insanlar tarafından nasıl algılanacağını değiştirdi.
Artık Air yalnızca ayağın altında çalışan bir sistem değildi.
“Bak, burada.” diyordu.
Teknoloji tasarımın içine saklanmamış, tasarımın kendisinin bir parçası hâline gelmişti.
Ve Hatfield’ın hikâyesinde belki de asıl ilginç olan nokta burada başlıyor. Çünkü Air Max 1’de teknolojiye bir kimlik kazandıran tasarım anlayışı, çok kısa süre sonra bir sporcunun kimliğini tasarlamaya doğru ilerledi.
1988’de Air Jordan III ortaya çıktığında Hatfield’ın önünde yalnızca yeni bir basketbol ayakkabısı tasarlamak gibi bir görev yoktu. Michael Jordan’ın kimliğini taşıyabilecek bir ürün ortaya çıkarması gerekiyordu.
Elephant print, görünür Air ünitesi, Jumpman ve dönemin alışılmış basketbol ayakkabılarından farklı silüetiyle Jordan III, performans ürününün sınırlarını zorladı.
Bu ayakkabı yalnızca basketbol oynamak için giyilen bir ürün değildi.
Bir sporcunun kimliğinin parçası olabilecek bir objeydi.
Hatfield burada teknolojiyi göstermekten bir adım daha ileri gitti.
Bir insanı tasarlamaya başladı.
Elbette bir insanın kendisini değil; onun sahadaki görüntüsünü, karakterini ve insanların onda görmek istediği şeyi.
Belki de Jordan markasının bugün yalnızca bir basketbol mirası olmaktan çıkıp kültürel bir kimliğe dönüşmesinde bu bakış açısının payı burada aranabilir.
Sonra Huarache geldi.
1991’de ortaya çıkan Huarache, Hatfield’ın tasarım anlayışının başka bir tarafını gösteriyordu. Ayakkabı o kadar farklıydı ki tasarımında büyük bir Swoosh kullanılmaması bile sorgulanmıştı.
Çünkü Nike için alışılmadık bir soru ortaya çıkıyordu:
Bir Nike ayakkabısının Nike olduğunu anlamak için gerçekten logoya ihtiyacı var mı?
Hatfield’ın cevabı tasarımın kendisiydi.
Huarache, marka kimliğinin yalnızca logodan ibaret olmadığını gösteren modellerden biri oldu.
Air Max 1 teknolojiyi görünür kılmıştı.
Jordan III bir sporcunun kimliğini tasarımın içine taşımıştı.
Huarache ise markanın kendisine ait bazı kuralları sorgulamıştı.
Fakat Hatfield’ın tasarımlarını yalnızca başarı hikâyeleri üzerinden okumak, bence asıl ilginç tarafı kaçırmak olur.
Çünkü her tasarım alkışlanmadı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jordan XV oldu.
Jordan XV, 1999–2000 döneminde ortaya çıktığında önceki Jordan modellerinin yarattığı heyecanı aynı şekilde karşılamadı. Keskin, deneysel ve alışılmış Jordan estetiğinden uzak görüntüsüyle döneminin herkese hitap eden bir tasarımı olmadı.
Fakat Jordan XV’ye yalnızca bir ayakkabı olarak bakmak yerine, Hatfield’ın hayatındaki dönemi de düşündüğümüzde tasarım başka bir anlam kazanmaya başlıyor.
90’ların sonundan 2000’lerin başına uzanan dönemde Hatfield, hayatında önemli kayıplar yaşadı. Babasını, ardından uzun yıllar hayatında ve kariyerinde önemli bir yere sahip olan Bill Bowerman’ı kaybetti. Michael Jordan’ın babası James Jordan’ın kaybı da bu dönemin hikâyesinin bir parçasıydı.
Bütün bunların Jordan XV’nin tasarımına doğrudan yön verdiğini söylemek mümkün değil. Fakat bu kadar önemli kayıpların yaşandığı bir döneme denk gelen bir tasarıma baktığımızda, o dönemin ruh hâlinden bazı izler aramak da kaçınılmaz.
Jordan XV’de önceki Jordan modellerindeki oyun ve canlılığın yerini daha kapalı, daha sert ve daha mesafeli bir ifade alıyor.
Bir tasarımcının ruh hâlini tasarımın içine bilinçli olarak koyması gerekmiyor. Bazen hayatında yaşananlar, farkında olmadan tasarımın içine sızabiliyor.
Tasarımcının söylediği ile tasarımın bize söylediği aynı olmak zorunda değil.
Jordan XV’nin ne anlatmak istediğini kesin olarak bilemeyiz. Ama Hatfield’ın hayatındaki bu dönemi bildiğimizde, ayakkabının karanlık ve mesafeli karakterini farklı okumaya başlıyoruz.
Üstelik yıllar sonra bu ayakkabıya yeniden baktığımızda başka bir ihtimal daha ortaya çıkıyor.
Belki Jordan XV kötü bir tasarım değildi.
Belki sadece yanlış zamanda doğru tasarımdı.
1999’da fazla farklı görünen bir silüet, bugün deneysel formlara, teknik görünümlere ve retro-fütüristik tasarımlara alışmış sneaker kültüründe çok daha farklı karşılanabilir.
Çünkü iyi tasarımın zamansız olması, her dönemde aynı şekilde sevilmesi anlamına gelmiyor.
Bazen tasarım doğru soruyu soruyor ama onu dinleyecek kitle henüz hazır olmuyor.
Hatfield’ın hikâyesine bugün geriye dönüp baktığımızda, aslında yalnızca onlarca ayakkabı modelini görmüyoruz.
Bir tasarım düşüncesinin gelişimini görüyoruz.
Air Max 1’de teknolojiyi görünür hâle getiren bir mimar var.
Jordan III’de bir sporcunun kimliğini ürüne taşıyan bir tasarımcı var.
Huarache’de markanın kendi kurallarını sorgulayan bir zihin var.
Jordan XV’de ise tasarımın yalnızca teknik ve estetik değil, aynı zamanda insani bir tarafı olabileceğini düşündüren bir dönem var.
Belki Hatfield’ı önemli yapan şey, teknoloji ile tasarımı yan yana koyması değildi.
Asıl mesele, teknolojiye bir hikâye anlatma biçimi vermesiydi.
Çünkü bir Air ünitesini ayakkabının içine yerleştirmek mühendisliktir.
Onu herkesin görebileceği bir tasarım unsuruna dönüştürmek ise tasarımdır.
Bir basketbol ayakkabısı yapmak üründür.
Onu bir sporcunun kimliğiyle özdeşleştirmek ise markadır.
Ve bazen alışılmışın dışına çıkan bir ayakkabı tasarlamak risk almaktır.
Hatfield’ın kariyerine bakınca belki de ilk cümlesi daha anlamlı hâle geliyor:
Temel tasarım işlevini yerine getirir. İyi tasarım ise daima bir şey söyler.

YORUMLAR