Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ayşe Nur Tetik / Araştırmacı - Yazar
Ayşe Nur Tetik / Araştırmacı - Yazar

ORTADOĞUDA YENİDEN ŞEKİLLENEN HARİTA: MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI

Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Körfez’e kadar uzanan coğrafyada savaşlar, vekil güçler, füze ve insansız hava araçları, enerji güvenliği ve büyük güç rekabeti aynı denklem içerisinde buluşuyor.

Tam da böyle bir dönemde, 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yönelmiş kabul edilmesi esasına dayanıyor; ayrıca savunma sanayii iş birliği, ortak projeler, teknoloji geliştirme ve askerî uyumluluğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca üç ülke arasındaki askerî bir mutabakat olarak okumak eksik kalacaktır. Asıl soru şudur: Ortadoğu’da güvenlik mimarisi yeniden kurulurken Türkiye bu mimarinin neresinde durmaktadır? Ve daha önemlisi:

Türkiye artık başkalarının kurduğu güvenlik düzeninin parçası mı, yoksa kendi bölgesel güvenlik mimarisinin kurucularından biri mi olmaktadır?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan savunma odaklı bir iş birliği mekanizmasıdır. Anlaşmanın merkezinde kolektif caydırıcılık bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamasına göre anlaşma; güvenlik ve savunma iş birliğinin geliştirilmesini, savunma sanayisinde ortak projeleri ve terörizmle mücadeleyi desteklemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkını teyit ettiği belirtilmiştir. 31 Ağustos’ta İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısında ise anlaşmanın kurumsallaştırılması yönünde adımlar atıldı. Üç ülke; kolektif caydırıcılık, savunma sanayii, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim alanlarında iş birliğini ilerletme konusunda mutabık kaldı.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması henüz NATO benzeri bütünleşmiş bir askerî komuta yapısı değildir.

Ancak bölgesel güvenliğin üç farklı kapasitesini aynı çatı altında buluşturan yeni bir mekanizma niteliğindedir.

Türkiye’nin askerî ve savunma sanayii kapasitesi,

Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji ağırlığı,

Pakistan’ın askerî tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı, aynı stratejik çerçevede buluşmaktadır. Bu üç ülkenin kapasitesi birbirinin aynısı değildir. Tam tersine, anlaşmanın stratejik anlamı büyük ölçüde birbirlerini tamamlamalarından kaynaklanmaktadır.

Ortadoğu’da güvenlik mimarisinin ciddi biçimde sarsıldığı bir dönemden geçilmektedir. İran-ABD-İsrail çatışması, Gazze savaşı, Lübnan’daki gerilim, Yemen’deki Husilerin faaliyetleri, Irak’taki silahlı gruplar ve Suriye’deki istikrarsızlık birbirinden bağımsız krizler değildir. Bunların tamamı enerji güvenliği, deniz ticaret yolları ve bölgesel güç dengeleriyle bağlantılıdır. Özellikle Körfez ve Kızıldeniz hattındaki gelişmeler Suudi Arabistan açısından güvenlik meselesini daha da önemli hâle getirmiştir. Dolayısıyla Riyad açısından temel mesele yalnızca daha fazla silah satın almak değildir. Güvenliği çeşitlendirmektir. Türkiye ve Pakistan açısından da benzer bir durum söz konusudur.

Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından en önemli tarafı, Ankara’nın yalnızca anlaşmanın imzacılarından biri olmamasıdır. Türkiye aynı zamanda Avrupa, Asya, Ortadoğu, Kafkasya ve Türk dünyası arasında stratejik geçiş noktasıdır. Türkiye’nin jeopolitik konumu, NATO üyeliği, gelişen savunma sanayii, Suriye ve Irak sahalarındaki askerî tecrübesi ve diplomatik kapasitesi, Ankara’yı bölgesel güvenlik denkleminde farklı bir konuma taşımaktadır. Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından en önemli yönlerinden biri, Türk savunma sanayiinin bölgesel iş birliğinin merkezinde yer alabilme ihtimalidir. Ortak teknoloji geliştirme, ortak üretim ve savunma sanayii iş birliği anlaşmanın kurumsal gündeminde bulunmaktadır. Bu durum Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği savunma sanayii kapasitesinin yalnızca ulusal savunma açısından değil, dış politika aracı olarak da önem kazandığını göstermektedir. Türkiye’nin; NATO üyeliğini sürdürürken, Türk Devletleri Teşkilatı ile ilişkilerini geliştirirken, Azerbaycan’la stratejik ortaklığını güçlendirirken, Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkelerle güvenlik ilişkilerini derinleştirirken, Rusya, Çin, Avrupa ve ABD ile diplomatik kanalları açık tutabilmesi, Ankara’nın aynı anda birden fazla jeopolitik eksende hareket edebilmesini sağlar.

Bu, klasik anlamda “denge politikası”ndan daha geniş bir stratejik esneklik alanı oluşturabilir.

Mekke’den “Terörsüz Türkiye”ye

Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından bir başka önemli boyutu da terörle mücadeledir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, anlaşmanın terörizmle mücadeleye katkı sağlayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu durum, Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” hedefiyle bölgesel güvenlik politikası arasında bağlantı kurulmasına imkân vermektedir. Türkiye’nin güvenliği yalnızca kendi sınırları içerisinde üretilemez. Suriye ve Irak’taki terör yapılanmaları, sınır güvenliği, kaçakçılık, düzensiz göç ve silahlı örgütlerin finansman ağları bölgesel güvenlik meselesidir. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel güvenlik ortaklıklarını güçlendirmesi, Terörsüz Türkiye hedefinin sınır ötesi güvenlik boyutunu da destekleyebilecek bir kapasite oluşturabilir.

Burada millî güvenlik anlayışının temel ilkesi şudur: Tehdidin sınırdan içeri girmesini beklemek yerine tehdidin kaynağını sınırın ötesinde etkisizleştirebilmek.

Ortadoğu’nun güvenlik haritası değişirken Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması yeni bir tartışmanın kapısını araladı. Bir tarafta anlaşmayı Türkiye’nin bölgesel caydırıcılığını artıran, savunma sanayii iş birliğini geliştiren ve Ankara’nın stratejik hareket alanını genişleten bir adım olarak değerlendiren yaklaşım bulunuyor. Diğer tarafta ise anlaşmanın Türkiye’yi gelecekte hangi askerî yükümlülüklerin içerisine sokabileceğini, parlamenter denetimin kapsamını, NATO ile ilişkisini ve Türkiye’nin gerçekten bağımsız bir güvenlik mimarisi oluşturup oluşturmadığını sorgulayan eleştiriler bulunuyor.

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, anlaşmanın TBMM tarafından onaylanmadığını ve Anayasa’nın 90. maddesi açısından bağlayıcılığının tartışmalı olduğunu savundu. Bu görüş, Vatan Partisi’nin resmî siyasi değerlendirmesidir. Bu iddia üzerinden ortaya çıkan daha geniş tartışma ise şudur: Türkiye’nin askerî ve güvenlik alanındaki uluslararası taahhütleri ne ölçüde parlamento tarafından denetlenmelidir?

Demokratik sistemlerde dış politika kararları yalnızca yürütme organının tasarrufu olarak görülmez. Özellikle ülkenin askerî yükümlülüklerini, egemenlik alanını veya uzun vadeli güvenlik tercihlerini etkileyebilecek anlaşmaların hukuki statüsü kamuoyunda ve parlamentoda tartışılabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması tartışması aynı zamanda Türkiye’deki yürütme–yasama ilişkileri ve dış politika denetimi tartışmasına da bağlanmaktadır. Burada önemli olan, hukuki tartışmanın siyasi sloganlardan ayrılmasıdır. Bir anlaşmanın bağlayıcılığı konusunda nihai değerlendirme, ilgili metin, Anayasa ve uluslararası hukuk çerçevesinde yapılmalıdır.

Mekke Anlaşması’na yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü Türkiye’nin NATO üyeliğiyle ilişkilidir. Türkiye hükümeti anlaşmanın NATO’ya alternatif olmadığını, NATO’nun 5. maddesiyle çelişmediğini ve bölgesel güvenliği tamamlayıcı bir mekanizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu açıklama, Ankara’nın temel yaklaşımını ortaya koymaktadır: Türkiye mevcut ittifaklarını terk etmeden yeni güvenlik ortaklıkları geliştirmektedir.

Eleştirel yaklaşım ise farklı bir soru yöneltmektedir: Türkiye aynı anda NATO, Körfez ülkeleri, Pakistan, Türk dünyası ve diğer bölgesel ortaklarla güvenlik ilişkilerini derinleştirirken bu yapıların birbirleriyle ortaya çıkarabileceği stratejik çelişkileri nasıl yönetecektir? Bu sorunun cevabı Türkiye’nin dış politika esnekliğinde yatmaktadır. Çok sayıda ittifak ve ortaklık, eğer Türkiye’nin karar alma özgürlüğünü artırıyorsa stratejik avantaj sağlayabilir. Ancak farklı güvenlik mekanizmaları birbirleriyle çatışan yükümlülükler ortaya çıkarırsa aynı ilişkiler yeni sorunlar yaratabilir. Dolayısıyla mesele ittifak sayısı değildir.

Mesele, Türkiye’nin bu ittifakların içerisinde ne kadar bağımsız hareket edebildiğidir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın düzenli güvenlik koordinasyonu geliştirmesi, bölgesel güç dağılımını değiştirebilir. Özellikle İran açısından mesele anlaşmanın bugün kimi hedeflediğinden çok, gelecekte nasıl bir kapasiteye dönüşebileceğidir. İsrail açısından ise anlaşmanın bölgesel askerî koordinasyonu artırma ihtimali önem taşımaktadır. ABD açısından tablo daha karmaşıktır. Washington’ın bölgedeki güvenlik yükünü bölgesel aktörlerle paylaşması olumlu karşılanabilecek bir gelişme iken, ABD’den tamamen bağımsız bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkması Washington’ın bölgesel nüfuzunu sınırlayabilecek bir gelişme olarak görülebilir. Uzman değerlendirmeleri de ABD açısından yaklaşımın bu nedenle tek boyutlu olmadığını ortaya koymaktadır.

ABD açısından Mekke Anlaşması

Bir taraftan Washington uzun yıllardır Körfez güvenliğinin önemli bölümünü kendi askerî kapasitesi ve ittifak sistemi üzerinden yürütüyor. Diğer taraftan bölge ülkelerinin kendi savunma kapasitelerini artırması, ABD’nin bölgedeki güvenlik yükünün bir bölümünü yerel aktörlere bırakabilmesi açısından olumlu da görülebilir. Ancak anlaşmanın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi farklı stratejik ağırlıklara sahip üç ülkeyi aynı savunma mekanizması içerisinde buluşturması, uzun vadede ABD merkezli güvenlik mimarisinin yanında daha özerk bölgesel mekanizmaların oluşması anlamına gelebilir.Bu nedenle Washington açısından temel soru:

Bu yapı mevcut güvenlik sistemini tamamlayacak mı, yoksa zaman içerisinde alternatif bir bölgesel güvenlik merkezi mi oluşturacak?

Türkiye’nin resmî açıklaması Mekke Anlaşması’nın NATO’ya alternatif veya rakip olmadığını, uluslararası güvenlik mimarisini tamamlayıcı nitelikte olduğunu belirtiyor.

 

İran açısından yeni güvenlik dengesi

Mekke Anlaşması’nın tarafları Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dır. İran ise yapının dışında bulunmaktadır. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı, anlaşmanın İran’a karşı olduğuna dair endişe duymaları için bir neden bulunmadığını açıklamıştır.

Bununla birlikte stratejik açıdan Tahran’ın dikkatle izlemesi gereken bir gelişme vardır: Suudi Arabistan’ın güvenliğini Türkiye ve Pakistan’ın savunma kapasitesiyle daha güçlü biçimde ilişkilendirmesi. İran’ın Körfez, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden oluşturduğu bölgesel ilişkiler dikkate alındığında, yeni savunma mekanizmasının gelecekte nasıl gelişeceği Tahran açısından önem taşımaktadır. Üstelik bugün yaşanan gelişmeler anlaşmanın teorik bir yapı olmadığını gösteriyor.

Eylül sonunda Suudi Arabistan’a yönelik Husilerin saldırıları sonrasında Mekke Anlaşması çerçevesinde üç ülkenin askerî yetkilileri koordinasyon gerçekleştirdi. Pakistan ise başlangıçta anlaşma kapsamında herhangi bir askerî karşılık kararının alınmadığını açıkladı.

Bu durum önemli bir ayrıntıyı ortaya koyuyor:

Kolektif savunma anlaşması otomatik savaş anlamına gelmiyor; fakat ortak kriz yönetimi mekanizması oluşturuyor.

 

İsrail açısından Mekke Anlaşması

İsrail açısından bölgedeki askerî kapasite dağılımının değişmesi önem taşıyor. Çünkü Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayii kapasitesi, Pakistan’ın askerî gücü ve Suudi Arabistan’ın ekonomik/enerji ağırlığı aynı güvenlik çerçevesinde daha fazla koordinasyon göstermeye başladığında Ortadoğu’daki güç dengesi de değişebilir. Dolayısıyla İsrail açısından asıl mesele anlaşmanın bugün kimi hedef aldığı değil: Bu mekanizmanın gelecekte hangi kapasiteye ulaşacağıdır.

 

Rusya açısından çok kutupluluk

Rusya açısından Mekke Anlaşması, Ortadoğu’daki Amerikan etkisinin yanında yeni bölgesel güç merkezlerinin ortaya çıkması bakımından önem taşıyor. Moskova’nın uzun süredir savunduğu çok kutuplu dünya anlayışı açısından, bölgesel güçlerin kendi güvenlik mekanizmalarını geliştirmesi teorik olarak bu eğilimle uyumludur.

 

Çin açısından enerji ve istikrar

Çin’in Mekke Anlaşması’na bakışında ideolojik veya askerî bloklaşmadan ziyade enerji ve ticaret güvenliği öne çıkmaktadır. Çin, Körfez enerji kaynaklarının önemli müşterilerinden biridir. Dolayısıyla Ortadoğu’da güvenliğin güçlenmesi Pekin açısından ekonomik istikrar anlamına gelir. Fakat Çin açısından aynı zamanda şu soru önemlidir: Yeni bölgesel güvenlik mimarileri ABD’nin etkisini azaltırken Çin’in bölgedeki ekonomik ve diplomatik hareket alanını nasıl değiştirecek? Türkiye’nin de içinde bulunduğu yeni güvenlik yapılanması, Çin açısından yalnızca askerî değil, Orta Koridor ve enerji güzergâhları açısından da önem taşıyabilir.

 

Pakistan’ın konumu: Anlaşmanın doğu ayağı

Pakistan, anlaşmaya yalnızca askerî kapasitesi nedeniyle değil, Güney Asya ile Ortadoğu arasında stratejik köprü oluşturması nedeniyle önem kazandırmaktadır. Pakistan’ın nükleer caydırıcılığa sahip olması da anlaşmaya ilişkin uluslararası değerlendirmelerde önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Ancak Pakistan yönetimi anlaşmanın nükleer boyut taşımadığını ve herhangi bir ülkeyi hedeflemediğini vurgulamaktadır. Pakistan’ın İran’la da diplomatik kanallarını açık tutmaya çalışması dikkat çekicidir. Nitekim güncel gelişmelerde Pakistan, bir yandan Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları kınarken diğer yandan İran’la diplomatik çözüm arayışlarını sürdürmektedir. Bu durum İslamabad’ın Mekke Anlaşması’nı doğrudan bir İran karşıtı askerî blok şeklinde yorumlamadığını göstermektedir.

 

Suudi Arabistan açısından: Güvenliğin çeşitlendirilmesi

Riyad, son yıllarda bir taraftan ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Çin, Türkiye, Pakistan ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Suudi Arabistan güvenliğini yalnızca tek bir dış gücün askerî kapasitesine bağlamadan farklı aktörlerle savunma iş birliği geliştirebilecek bir yapı oluşturuyor. Bu durum, Ortadoğu’daki güvenlik anlayışında önemli bir değişime işaret ediyor: Bölge ülkeleri artık güvenliklerini yalnızca dış güçlerden satın almak yerine kendi bölgesel güvenlik kapasitelerini de oluşturmaya çalışıyor.

 

Türkiye açısından asıl mesele

Bütün bu küresel bakışların ortasında Türkiye’nin konumu farklıdır. Türkiye ne yalnızca Ortadoğu ülkesidir ne yalnızca NATO ülkesidir. Türkiye aynı zamanda Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Türk dünyası, Avrupa ve Asya arasında stratejik bağlantı noktasıdır. Mekke Anlaşması bu nedenle Türkiye’ye yeni bir seçenek sunmaktadır. Ankara; Batı ile ilişkilerini sürdürürken Doğu ile güvenlik iş birliği geliştirebilir. NATO üyeliğini korurken bölgesel savunma mekanizmalarında rol oynayabilir. Suudi Arabistan’la savunma ilişkilerini geliştirirken İran’la diplomatik kanallarını açık tutabilir. Pakistan’la askerî ve teknolojik iş birliğini geliştirirken Türk dünyasıyla ilişkilerini derinleştirebilir. Bu çok yönlülüğün temel şartı ise stratejik bağımsızlıktır.

Bu anlaşma, Ortadoğu’da güvenlik düzeninin yeniden tartışıldığı bir dönemin göstergesidir. Ancak burada Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken kritik bir nokta vardır:

Türkiye’nin amacı yeni bir güç merkezinin uydusu olmak değil, kendi gücünü artıran ortaklıklar kurmak olmalıdır. Çünkü millî güç, ittifakların çokluğundan değil, ittifakların içinde kendi kararını verebilme kapasitesinden doğar.

Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilirken Türkiye’nin hedefi yalnızca haritada kendisine yer bulmak değil; haritanın nasıl şekilleneceği konusunda söz sahibi olmaktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER