İnsan zamanla çok şey görür.
Birilerinin gelişini, birilerinin sessizce gidişini…
Verilen sözlerin nasıl unutulduğunu, en sağlam sandığı ellerin bir gün nasıl gevşediğini, “asla” denilen şeylerin nasıl kolayca gerçekleştiğini görür. Kimi zaman bir vedanın ağırlığını taşır, kimi zaman hiç gelmeyecek birini beklemenin yorgunluğunu. Güvenmenin bedelini öder, sevmenin yarasını taşır, affetmenin kendinden eksilmek olmadığını öğrenirken bile bazı insanları affedemeden hayatına devam eder.
Sonra bir gün fark eder ki eskisi gibi değildir.
Eskiden canını acıtan şeyler artık yalnızca içinden geçip gitmektedir. Bir haber duyduğunda kalbi eskisi kadar hızlı çarpmıyordur. Birinin gitmesi, eskisi gibi bütün dünyasını yerinden oynatmıyordur. Bir söz, bir bakış, bir isim… Eskiden içinde fırtınalar koparan ne varsa, şimdi yalnızca kısa bir sessizlik yaratıyordur.
İşte insanlar buna hissizleşmek der.
Oysa belki de insan hissizleşmez.
Belki yalnızca çok fazla hissetmekten yorulur.
Çünkü insanın kalbi de beden gibidir. Aynı yerden tekrar tekrar yaralandığında bir süre sonra acıya alışır. Yara hâlâ oradadır ama insan artık ona her dokunduğunda irkilmez. Çünkü acı kaybolduğu için değil, acıyı taşıyabilecek kadar güçlendiği için.
Bir zamanlar geceleri uyutmayan düşünceler, yıllar sonra yalnızca uzak bir anıya dönüşür. Bir insanın sesi, yüzü, kokusu hâlâ hatırlanabilir ama artık özlem boğazına düğümlenmez. Hatırlarsın… fakat eskisi gibi yanmazsın.
Ve insan en çok da burada yanılır.
“Artık hissetmiyorum,” sanır.
Oysa hissediyordur.
Sadece hissettiklerini eskisi kadar dışarı bırakmıyordur.
Çünkü zaman insana her şeyi unutturmaz. Bazı şeyleri yalnızca sessizleştirir.
İnsan bir süre sonra ağlamayı bırakır mesela. Ama bu, gözlerinin değil, ruhunun yorulduğundandır. Bazı geceler yatağa başını koyduğunda hâlâ geçmişin kapısını aralarsın. Bir şarkı çalar ve yıllardır adını anmadığın bir insan yeniden oturur karşına. Bir sokaktan geçersin, bir koku duyarsın, bir cümle işitirsin ve geçmiş bir anlığına bugünün içine sızar.
Ama artık peşinden gitmezsin.
İşte büyümek biraz da budur.
Hatırlayıp geri dönmemek.
Özleyip aramamak.
Sevip susmak.
Kırılıp anlatmamak.
Çünkü insan yaş aldıkça yalnızca insanları değil, kendi tepkilerini de tanımaya başlar. Hangi yarasının ne kadar derin olduğunu, hangi sözün nereden vurduğunu, hangi vedanın içinde yıllarca yankılanacağını bilir. Bu yüzden bir süre sonra kalbinin kapılarını eskisi kadar kolay açmaz.
Çünkü bir kere evini yağmalayan birini, ikinci kez anahtarla karşılamak istemez.
Ve belki de hissizleşmek sandığımız şey, aslında insanın kendini koruma biçimidir.
Bir zamanlar herkese yetişmeye çalışan insan, bir gün kendi yarasına yetişmenin daha önemli olduğunu anlar.
Herkesi anlamaya çalışırken kendisinin anlaşılmadığını fark eder.
Herkesin derdini dinlerken kendi içindeki sessizliği kimsenin sormadığını görür.
Sonra susmaya başlar.
Eskiden uzun uzun anlattığı şeyleri artık tek bir cümleyle geçiştirir:
“Önemli değil.”
Ama bazı “önemli değil”lerin içinde bir ömürlük kırgınlık vardır.
Bazı “iyiyim”lerin içinde gecelerce ağlanmış gözler…
Bazı “umurumda değil”lerin içinde hâlâ sevilen insanlar…
İnsan bazen en çok umursadığı şeyi umursamıyormuş gibi yapar. Çünkü bazı duyguların itirafı, insanı yeniden savunmasız bırakır.
Ve insan bir kez daha savunmasız kalmak istemez.
Bu yüzden kalbinin üzerine sessizce duvarlar örer.
Kimse görmez.
Kimse fark etmez.
Dışarıdan bakıldığında sakinleşmiştir.
Artık daha az tepki veriyordur. Daha az soruyordur. Daha az bekliyordur. Daha az anlatıyordur.
Ama içindeki duygular ölmemiştir.
Sadece sesleri kısılmıştır.
Çünkü insanın içinde ölen çoğu şey aslında duygu değil, beklentidir.
Bir gün anlaşılacağına dair beklenti ölür.
Birinin geri döneceğine dair beklenti ölür.
Verilen sözlerin tutulacağına dair beklenti ölür.
İnsanların söylediği kadar iyi olduğuna dair inanç ölür.
Ve beklentiler öldükçe hayal kırıklıkları da azalır.
Belki hissizleşmek dediğimiz şey tam olarak budur:
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmasını beklememek.
Birinin gitmesinden korkmamak, çünkü gidenin ardından kendini de kaybetmeyeceğini bilmek.
Birinin seni sevmemesinden korkmamak, çünkü artık kendi değerini başkasının sevgisiyle ölçmemek.
Birinin seni anlamamasından incinmemek, çünkü herkesin senin kadar derin bakamayacağını öğrenmek.
İnsan bütün bunları yaşarken değişir.
Eskiden bir bakıştan anlam çıkartırken, artık sözün arkasındaki sessizliği dinler.
Eskiden “Neden böyle yaptı?” diye kendini tüketirken, artık yalnızca “Demek ki böyleymiş,” der.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktur.
Bazı insanların neden kırdığını, neden gittiğini, neden sevdiğini söylediği hâlde yarım bıraktığını hiçbir zaman anlayamazsın.
Ve insanın olgunlaşması biraz da cevap bulamadığı sorularla yaşamayı öğrenmesidir.
Her şeyi çözmek zorunda olmadığını anlamasıdır.
Her vedanın bir açıklaması olmayabileceğini kabul etmesidir.
Bazı insanların hayatımıza kalmak için değil, bize kendimizi öğretmek için geldiğini fark etmesidir.
Sonra bir gün geçmişine dönüp baktığında şaşırırsın.
“Ben bunları nasıl yaşamışım?” dersin.
Bir zamanlar onsuz nefes alamayacağını düşündüğün insanın artık hayatında olmadığını görürsün.
Bir zamanlar seni yıkacağını düşündüğün ayrılığın seni yıkmadığını anlarsın.
Bir zamanlar son sandığın şeyin, aslında başka bir başlangıcın sessiz kapısı olduğunu fark edersin.
Ve belki de o gün anlarsın:
Sen hissizleşmemişsin.
Sen iyileşmişsin.
Çünkü iyileşmek, hiçbir şey hissetmemek değildir.
İyileşmek; aynı şeyi hatırladığında artık kendini kaybetmemektir.
Bir zamanlar canını yakan bir ismi duyduğunda, içinden yalnızca sessiz bir “geçmişte kaldı” diyebilmektir.
Hâlâ hatırlamak ama artık yaşamamak…
Hâlâ sevmek belki, ama kendinden vazgeçmemek…
Hâlâ özlemek ama geri dönmemek…
Hâlâ kırgın olmak ama kırgınlığını hayatının merkezine koymamak…
İnsan aslında hiçbir şeyi tamamen silemez.
Bazı insanlar hafızadan değil, hayatın içinden çıkar.
Bazı acılar unutulmaz; sadece insanın onlarla birlikte yaşamayı öğrenmesiyle küçülür.
Bazı sevgiler bitmez; yalnızca bir daha yaşanmayacakları bir yere kaldırılır.
Bazı yaralar kapanmaz; insan yalnızca o yaraya dokunmadan da yaşayabileceğini öğrenir.
Ve bazı duygular ölmez.
Sadece insan, onları her gün taşımaktan vazgeçer.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu budur.
Kalbin hâlâ hissedebildiği hâlde, her hissettiğinin peşinden gitmemek.
Çünkü insanın güçlü olması, hiçbir şey hissetmemesi değildir.
Asıl güç;
hissettiği hâlde susabilmekte,
özlediği hâlde dönmemekte,
kırıldığı hâlde kendini kaybetmemekte,
sevdiği hâlde kendini seçebilmekte saklıdır.
İnsan zamanla taşlaşmaz.
Sadece hangi duygunun uğruna savaşmaya, hangisinin uğruna susmaya değeceğini öğrenir.
Ve sonunda dışarıdan bakıldığında hissiz görünen o insanın içinde hâlâ koskoca bir dünya vardır.
Hâlâ sever.
Hâlâ üzülür.
Hâlâ özler.
Hâlâ bazı geceler geçmişin kapısını aralar.
Ama artık hiçbirinin önünde eskisi gibi diz çökmez.
Çünkü bazı acılar insanı öldürmez.
İnsana, bir daha aynı yerden ölmemeyi öğretir.

YORUMLAR