Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Kirli Ajandaların Niyet Okuyuculuğu Başörtüsünü Siyasi Simge İlan Eden Zorbalığın Anatomisi

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Başörtüsü tartışılırken söylenilen en sığ ve en küçümseyici cümle herhalde şu: “Sonuçta bir kumaş parçası.” Bunu söyleyenlerin bir kısmı bir cehaletin içindedir belki ancak meselenin kalbini tamamen ıskalıyorlar. Bir kadının başına örttüğü şey ne bir moda tercihi, ne bir aile alışkanlığı, ne de dışarıya verilen bir siyasi mesajdır. Başörtüsü, Allah’ın emri olduğuna inanılan doğrudan bir kulluk görevidir. İnanan bir insan için başörtüsü, inancının bir gereğidir.

Bu inanç Kur’an-ı Kerim’in hükmüdür.

 Mümin kadınlara, başörtülerini (hımâr) yakalarının üzerine salmalarını emreder. Âyette geçen hımâr, zaten var olan başörtüsüdür; emredilen ise o örtünün göğüs hizasını kapatacak şekilde aşağı indirilmesidir. (Nûr Sûresi 31. ayet)

Peygamber’in eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış giysilerini üzerlerine almalarını söyler. İki ayet yan yana konduğunda, ortada net bir ilahi emir vardır.(Ahzâb Sûresi 59. ayet)

Bu emrin muhataplarınca nasıl karşılandığı da gizli saklı değildir. Hz. Âişe’nin aktardığı gibi (Buhârî, Tefsir), Nûr ayeti indiğinde Medineli kadınlar bir saniye bile duraksamamış, “önce bir müzakere edelim” dememiş, ellerindeki kumaşları yırtıp derhal başlarını örtmüşlerdir. Ebû Dâvûd ve Tirmizî’de geçen hadisler de, ergenlik çağına gelmiş bir kadının namazının başörtüsüz kabul olunmayacağı bildirilir. Fıkıh gelenekleri yüz ve ellerin durumu hususunda kendi iç detaylarına ayrılsa da, saçın örtülmesinin farziyeti konusunda Dört Mezhep tek bir vücut gibidir. Bugün birtakım araştırmacıların hımâr kavramını tarihsel giyim âdetlerine bağlayıp laf kalabalığı yapması, İslam âlimlerinin tarihsel ana gövdesinin ve ezici çoğunluğunun hakikatini ortadan kaldırmaz.

İnanan bir vicdan için ölçü zaten nettir. Ahzâb Sûresi 36. ayet buyrulduğu gibi; Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdiğinde, mümin bir erkek ve kadının o iş hakkında kendi keyfine göre seçim yapma hakkı kalmaz. Dolayısıyla örtünen kadın “bir moda tercihi” yapmamıştır; kendi iradesiyle dininin emrine itaat etmeyi seçmiştir. Mesele hiçbir zaman “beğenirsen giy, beğenmezsen çıkar” seviyesinde bir tüketim nesnesi olmamıştır.

Hayâ bahsi de bu sığ tartışmalarda sürekli itibarsızlaştırılıyor. Peygamber’in “Hayâ imandandır” hadis-i şerifi (Buhârî, Îmân), Müslümanın ameli hayatındaki en somut omurgadır. Başörtüsü, mümin kadının zihnindeki ve ruhundaki o hayânın dışarıya yansıyan görünür zırhıdır. Dışarıdan bakan bir kibir bunu “gericilik” sanabilir; fakat kadının kendi varoluşunda bu durum kendini korumanın, özsaygının ve dünyaya dik durmanın kendisidir.

İşte bu yüzden bugün nerede olursa olsun başörtüsüne barikat kurmak, bir kadına sadece bir giysiyi yasaklamak değildir. Kadına, “Ya inancını ya da eğitimini ve geleceğini çöpe atacaksın” şantajını yapmaktır.

“Ya başını aç ya okul kapısından dön.”

“Ya örtünü çıkar ya kamusal hayattan silin.”

Bu cümlelerin hiçbirinde insani bir yan, masum bir gerekçe yoktur. Hepsi, insanı vicdanı ile geleceği arasında ezmeye çalışan barbarca zorbalıklardır. Kadının tepesine binip “başını açacaksın” diyen despotluk da zorlamanın, zulmün en çirkin yüzüdür.

Bir de uydurulan o “siyasi simge” kılıfı var. Başörtüsünü siyasi bir bayrak sananlar, örtünen her kadının topluma ideolojik bir mesaj verdiğini hezeyan ediyor. Sokaktaki, otobüsteki, hastanedeki, okuldaki kadına sorulduğunda alınacak tek bir cevap vardır: “Bu benim inancımın bir gereğidir.” Niyet okuyuculuğu yapıp, bir insanın kalbindeki ameli kendi kirli politik ajandasıyla tanımlamaya kalkışmak küstahlıktır.

“Kadını özgürleştirme” maskesiyle uygulanan baskılar ise tam bir vesayet komedisidir. Bir kadını kendi rızasına rağmen “kurtarmaya” soyunan sözde kurtarıcılar hiçbir bedel ödemez; bütün faturayı kadının sırtına yükler. Kadın okulundan, mesleğinden, kamusal alandan koparılır. Yetişkin bir kadının iradesini “sen aslında ne istediğini bilmiyorsun” diyerek çiğnemek, vesayetçiliğin en ilkel halidir. Özgürlüğü başkası adına tanımlamak, özgürlük vermek değil; yeni bir hapishane inşa etmektir.

Bu dayatmanın en can yakıcı sergilendiği yer hâlâ okul kapılarıdır. Sırtında çantasıyla okul kapısına dayanan,  başında örtü olan bir kız çocuğunu içeri almayıp, onu arkadaşlarına sarılarak ağlar halde geri çevirmek açık bir insan hakkı ihlalidir. O çocuklara verilen mesaj şudur: “İnancını kapıda bırakmazsan bu toplumda sana yer yok.”  Eğitim dokunulamaz bir haktır ve hiçbir kılık-kıyafet yönetmeliği bu hakkın üstüne geçemez.

Aynı kıyım öğretmenler, akademisyenler ve kamu çalışanları için de geçerli kılınmaya çalışılıyor. Yıllarca dirsek çürütmüş, sınav kazanmış, emeğiyle bir yere gelmiş kadını sırf inancı yüzünden sınıftan veya kürsüden atmak, onun ekmeğine ve gasp edilen yıllarına el koymaktır. Bunu hangi ambalaja saklayarak yaparsanız yapın; yaptığınız şey yalın bir emeğe ve geleceğe el koyma eylemidir.

Başörtülü kadınların varlığını kanıtlamak için artık kimseye minnet etmeye ihtiyacı yok. Dünyanın her yerinde hekimler hastaları iyileştiriyor, akademisyenler amfilerde ders veriyor, avukatlar mahkemelerde adaleti savunuyor. “Başörtülü kadın geridir, eğitimsizdir” ezberi, bu nitelikli varoluşun altında ezilip çökmüştür. Çürümeyen tek şey, bürokratik zihniyetlerin o kapıları hâlâ yüzlere kapatma hevesidir.

Yasağı savunanların sığındığı bir diğer siper de “çocuğu koruma” bahanesidir. Çocuğu korumak onu okul kapısında çürütmekle olmaz. Okulun dışına atılan çocuk denetimsiz kalır; okulda kalan çocuk ise sorgulamayı, öğrenmeyi ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Çocuğu korumak adına onu eğitimden mahrum bırakmak, yangını söndürmek için evi ateşe vermektir.

Mesele aynı zamanda bir inanç aktarımıdır. Tâhâ Sûresi 132. ayet, kişiye ailesine namazı emretmesini ve bu yolda sabırlı olmasını söyler. Müslüman bir ailenin çocuğunu kendi inanç değerleriyle büyütmesi en doğal hakkıdır. Annesinin, ninesinin başındaki örtüyü görerek büyüyen bir kız çocuğu için o örtü; köklerinin, kimliğinin ve aile hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bağı okul kapısında kesmeye çalışmak, bir neslin kendi tarihsel ve dini kökleriyle olan bağını kurutma operasyonudur.

Bu hafızanın ne kadar derin olduğunu anlamak isteyenler tarihe baksınlar. Sütçü İmam’ın Fransız işgalcilere ilk kurşunu sıkmasının nedeni, kadınların başörtüsüne uzanan mütecaviz ellerdi. Bu topraklarda ve bu medeniyet coğrafyasında başörtüsü; bir kadının namusu, şerefi ve dokunulmazlığı demektir. Dün işgalcinin zorbalıkla uzandığı o örtüye, bugün bürokratik kılıflarla veya “çağdaşlaşma” yalanlarıyla el uzatmaya kalkışmak, aynı tarihsel körlüğün ve hürmetsizliğin tezahürüdür.

Tarihin bize öğrettiği net bir ders var: Yasaklar ve baskılar kimseyi inancından vazgeçirmedi. Yalnızca insanların hayatlarını kararttı, hayallerini erteletti ve geriye derin bir toplumsal travma bıraktı. Gerekçe ne olursa olsun, bir insanın geleceğini ve vicdan özgürlüğünü çalmanın hiçbir meşru kılıfı olamaz.

Lafı dolandırmaya gerek yok; çözüm gayet net ve tavizsizdir:

Kimse kimseyi örtünmeye de, açılmaya da zorlayamaz.

Hiçbir öğrenci, hiçbir öğretmen, hiçbir çalışan inancı veya kıyafeti yüzünden okul veya iş kapısından geri çevrilemez.

İnanan kadın, inancını yaşarken hiçbir otoriteden izin istemek zorunda değildir.

Bir hak, pazarlık konusu yapılıyorsa veya bir lütuf gibi sunuluyorsa zaten hak olmaktan çıkmıştır. Başörtüsü bir lütuf değil; gasp edilemez, engellenemez doğuştan bir haktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER