İnanıyorum ki bazı ruhlar, birbirlerini ilk kez gördüklerinde tanışmazlar aslında; yalnızca uzun zamandır birbirlerinden ayrı kaldıkları bir yerden yeniden kavuşurlar. Çünkü insanın kalbi bazen aklının henüz anlamlandıramadığı şeyleri bilir. Bir yüzü ilk kez görürsün ama içinde, sanki yıllardır o yüzü arıyormuşsun gibi tarifsiz bir his uyanır. Bir ses duyarsın, yabancı olması gerekirken sana dünyanın en tanıdık melodisi gibi gelir. Bir çift gözle karşılaşırsın ve zaman, bir anlığına kendi akışını unutmuş gibi olur. İşte o an, insanın içinde bir şey kıpırdar; ne olduğunu açıklayamadığı, nereden geldiğini bilemediği ama varlığından da şüphe edemediği bir şey… Sanki ruhun, aklından önce davranır ve sessizce fısıldar: Ben seni bir yerden tanıyorum.
Belki de bazı karşılaşmaların bu kadar derin hissettirmesinin sebebi budur. Çünkü her tanışıklık bir isim öğrenmekle, bir yüz ezberlemekle, bir hikâyenin başlangıcında bulunmakla başlamaz. Bazı tanışıklıklar, insanın içine doğar. Daha söylenecek ilk söz söylenmeden, daha iki yabancı birbirinin hayatına dair hiçbir şey bilmeden, daha geçmişlerinin birbirine değdiğinden habersizken başlar. Sanki görünmeyen bir yerde çoktan yazılmış, fakat henüz okunmamış bir hikâyenin ilk cümlesidir o karşılaşma. İnsan, nedenini bilmeden yakın hisseder birini. Nedenini bilmeden onun yanında kendisi olur. Sanki yıllardır içinde taşıdığı bir sessizlik, nihayet kendi dilini konuşabilen birine rastlamıştır.
Ben, ruhların birbirlerini tanıdığına inanıyorum. Belki bu dünyaya gelmeden önce birbirlerinin hikâyelerine dokunmuş, aynı sonsuzluğun içinde yolları kesişmiş, aynı yıldızların altında birbirlerini beklemişlerdir. Belki de zamanın bizim bildiğimiz biçimde işlemediği bir yerde, birbirlerine ait bir anı bırakmışlardır. Sonra hayat başlamış, bedenler değişmiş, isimler konmuş, şehirler birbirinden uzak düşmüş, yıllar birbirini kovalamış ve o eski tanışıklık sessizliğe gömülmüştür. Fakat bazı şeyler unutulsa bile bütünüyle kaybolmaz. Belki hafızamız hatırlamaz ama ruhumuz bir iz taşır. Belki aklımız hiçbir şey bilmezken kalbimiz, bir zamanlar karşılaştığı o derinliği yeniden bulduğunu hisseder.
Ve hayat, bütün karmaşasıyla devam ederken bir gün gelir; hiç beklemediğin bir yerde, hiç hesaplamadığın bir zamanda, hiç planlamadığın bir insan çıkar karşına. Belki bir sokak köşesinde, belki kalabalıkların arasında, belki de sıradan bir günün en sıradan anında… Oysa o anın sıradanlığı, içinde sakladığı anlamın büyüklüğünü bilmez. Sen yalnızca bir insanla karşılaştığını sanırsın. Oysa belki de uzun zamandır ayrı düşmüş iki hikâye, aynı sayfada yeniden buluşuyordur. Belki de hayatın bütün dolambaçlı yolları, bütün gecikmeleri, bütün yanlış kapıları ve yarım kalmış cümleleri seni tam da o ana hazırlamıştır.
İnsan bazen bir karşılaşmanın neden bu kadar derin olduğunu anlayamaz. Çünkü ortada henüz yaşanmış büyük bir anı yoktur. Birlikte eskimiş yıllar, paylaşılmış çocukluklar, omuz omuza atlatılmış fırtınalar bulunmaz. Hatta belki birbirlerinin geçmişlerinden haberdar bile değillerdir. Ama yine de bir tanıdıklık vardır. Açıklanması güç, kelimelere sığmayan, mantığın bütün itirazlarına rağmen insanın içinde varlığını sürdüren bir his… Sanki karşındaki insanın yalnızca yüzünü değil, yüzünün ardında sakladığı o görünmez tarafı da biliyormuşsun gibi. Sanki onun suskunluklarının hangi acılardan doğduğunu, hangi cümleleri yutkunarak içinde tuttuğunu, hangi gecelerde kendi kendine yenildiğini bilmeden de hissedebiliyormuşsun gibi. Onun yaralarına yabancı kalamamak, mutluluğuna sebepsizce sevinmek, sesindeki küçücük bir değişimden bile içinde kopan fırtınayı sezmek…
Belki de ruhların birbirini tanıması, tam olarak budur: Birini henüz tanımadan ona dair her şeyi bildiğini sanmak değil, onu tanıdıkça içinde bir yerin yavaş yavaş yerine oturduğunu hissetmek. Onun yanında kendine yabancılaşmamak, aksine kendine daha çok yaklaşmak. Dünyanın senden sakladığı bütün anlamları onun gözlerinde bulmak değil, onunla birlikte bakınca dünyanın zaten sahip olduğu güzelliği yeniden görebilmek.
Çünkü ben ruhların karşılaştığında birbirlerine yalnızca bir insanı değil, bir ihtimali de gösterdiğine inanıyorum. Birlikte yazılabilecek bir hikâyeyi, henüz yaşanmamış günleri, paylaşılacak sevinçleri, birbirine emanet edilecek sırları ve belki de birlikte aşılacak zorlukları… Her karşılaşma bir sonuca varmak zorunda değildir elbette. Her tanıdık his ömürlük bir beraberliğin habercisi olmayabilir. Bazı insanlar hayatımızda kalmak için değil, içimizde unuttuğumuz bir kapıyı aralamak için bulunurlar. Bazıları bize kendimizi hatırlatır, bazıları sevgiyi yeniden öğretir, bazıları da bir daha asla aynı insan olamayacağımız kadar derin izler bırakıp giderler. Fakat kalıcılığıyla geçiciliği birbirinden farklı olsa da kimi karşılaşmaların insanın ruhunda bıraktığı yankı inkâr edilemez.
Belki de kader dediğimiz şey, iki insanın mutlaka sonsuza dek birlikte kalması değildir. Belki kader, bazen iki ruhun birbirinin hayatına tam da ihtiyaç duyduğu bir zamanda dokunmasıdır. Birinin diğerine karanlığında küçük bir ışık olması, birinin diğerinin içinde yıllardır susmuş bir duyguyu uyandırması, birinin varlığıyla ötekinin dünyasında daha önce fark etmediği bir pencerenin açılmasıdır. Çünkü bazı karşılaşmaların anlamı, ne kadar sürdükleriyle değil, insanın içinde neyi değiştirdikleriyle ölçülür.
Yine de bazı ruhların birbirine yalnızca dokunmakla yetinmediğine inanıyorum. Bazı ruhlar vardır ki bir kez karşılaştıklarında, hayat onları ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın, aralarında anlatılması güç bir bağ kalır. Zaman geçer, mevsimler değişir, insanlar büyür, yüzler yaşlanır, hayat başka yönlere savrulur. Fakat bir isim, bir koku, bir şarkı, bir bakış ya da ansızın hatırlanan bir an, bütün o yılları tek bir saniyenin içine sığdırabilir. İnsan, unutmaya çalıştığı şeyin aslında yalnızca hatırlamaktan kaçtığı bir parça olduğunu anlar. Çünkü bazı insanlar zihninden silinse bile ruhunda bir yer edinmiştir. Ve insan bazen birini özlediğinde, yalnızca o insanı değil, onun yanındayken kendisinin kim olduğunu da özler.
Belki de bu yüzden bazı ayrılıklar, yalnızca iki insanın birbirinden uzaklaşması değildir. Bir ihtimalin yarım kalmasıdır. Birlikte yazılabilecek sayfaların boş kalması, söylenememiş cümlelerin insanın içinde yankılanmaya devam etmesi, bir zamanlar açılmış kapının ardında yaşanabilecek hayatın düşüncesidir. İnsan bazen bir kişiden çok, onunla mümkün olabilecek dünyaya veda eder. Ve kimi zaman yıllar geçse bile içindeki o dünya bütünüyle kapanmaz. Çünkü kalp, yaşanmamış olanı da hatırlayabilir; gerçekleşmemiş ihtimallere de yas tutabilir.
Fakat inanıyorum ki hiçbir gerçek karşılaşma, insanın içinden hiçbir şey almadan geçmez. Bir insanın hayatımıza girmesi tesadüf gibi görünebilir; belki gerçekten de hayatın birbirine değdirdiği iki yolun sıradan bir kesişimidir. Ama o kesişimin bizde bıraktığı anlam, artık bizim hikâyemizin bir parçasıdır. Belki de ruhların birbirini tanıdığına inanmak, dünyayı yalnızca görünenlerden ibaret kabul etmemektir. İnsanların birbirine neden yaklaştığını, neden bazı gözlerde kendimizi bulduğumuzu, neden bazı seslerin içimizde eski bir kapıyı açtığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak her şeyi açıklayamıyor oluşumuz, hissettiğimiz her şeyin anlamsız olduğu anlamına da gelmez.
Ben, bazı insanların hayatımıza geç girdiğine değil, bazen tam da girmeleri gereken vakitte geldiklerine inanıyorum. Çünkü belki daha önce karşılaşsaydık birbirimizi tanıyamayacaktık. Belki birimiz henüz kendinden kaçarken diğerimiz kendini bulmaya çalışıyordu. Belki ikimiz de sevmeyi bilmiyor, susmayı konuşmaktan daha kolay sanıyor, korkularımızı gerçeklerimizden daha büyük görüyorduk. Belki de aynı hikâyenin içinde bulunabilmek için önce kendi hikâyelerimizin bazı sayfalarını tek başımıza yaşamamız gerekiyordu. İnsan bazen bir başkasına kavuşmadan önce kendine ulaşmak zorundadır. Ve belki bazı yolların uzaması, kavuşmanın imkânsızlığından değil, insanın henüz o karşılaşmanın anlamını taşıyabilecek yere varmamış olmasındandır.
Düşünsene… Birbirinden habersiz iki insan, dünyanın iki ayrı ucunda kendi hayatlarını yaşarken aslında aynı gökyüzünün altında büyüyor. Biri bir şehirde çocukluğunu geride bırakıyor, diğeri başka bir şehirde ilk hayal kırıklığını yaşıyor. Biri geceleri yıldızlara bakıp bir gün çok seveceği insanı düşünüyor, diğeri henüz bilmediği birinin yokluğunu içinde taşıyor. İkisi de farklı insanlarla tanışıyor, farklı yollardan geçiyor, başka başka acılardan öğreniyor hayatı. Sonra yıllar birikiyor, yollar uzuyor, tesadüfler çoğalıyor. Ve bir gün, bütün o ayrı zamanların ardından, göz göze geliyorlar. Belki hiçbir şey değişmiyor dışarıdan bakıldığında. Dünya dönmeye devam ediyor, insanlar yürüyor, saatler işliyor. Fakat onların içinde, kimsenin duyamadığı bir sessizlik başlıyor. Sanki hayat, uzun zamandır birbirine anlatamadığı bir sırrı nihayet iki kalbin ortasına bırakıyor.
İşte ben o sessizliğe inanıyorum.
Bir insanın başka bir insanın gözlerinde kendisine ait bir şey bulmasına, bir bakışın yıllardır aranan bir cevaba dönüşmesine, hiç yaşanmamış bir geçmişin tanıdıklığını hissetmesine inanıyorum. Belki ruhlar gerçekten daha önce karşılaşmıştır, belki de bazı insanlar birbirlerinin iç dünyasına öylesine derinden dokunurlar ki ilk karşılaşma bile eski bir hatıranın sıcaklığını taşır. Bunun sırrını bilmiyorum. Ama biliyorum ki insan bazen birini tanımaya başladığında, yalnızca yeni bir hikâyenin kapısını açmaz; kendi içinde çoktan var olan, fakat henüz adını koyamadığı bir duyguyla da karşılaşır.
Ve belki de hayatın en büyülü yanı, her şeyi önceden bilemememizdir. Kiminle karşılaşacağımızı, hangi bakışın içimizde bir ömür kalacağını, hangi yabancının bir gün en tanıdık insana dönüşeceğini, hangi sıradan günün yıllar sonra bile hatırlayacağımız bir başlangıç olacağını bilmiyoruz. Bazen bir ömür boyunca yanımızdan geçen yüzlerce insanın arasından yalnızca biri, içimizde hiç kimsenin dokunamadığı bir yere dokunuyor. Nedenini açıklayamıyoruz. Çünkü bazı duygular, kelimelerden önce doğuyor; bazı bağlar, isimlerinden önce hissediliyor; bazı hikâyeler ise ilk cümleleri kurulmadan insanın kalbinde yerini alıyor.
Belki de ruhlar birbirlerini tanıdıklarında, aslında birbirlerine şunu söylüyorlar: Ben senin bütün hikâyeni bilmiyorum ama seninle anlatılabilecek bir hikâyenin varlığını hissediyorum.
Ve bana kalırsa, bir karşılaşmayı eşsiz kılan şey de tam olarak bu.
Henüz hiçbir şey yaşanmamışken içinde bir şeylerin başlayabileceğini hissetmek… Bir insanın yüzüne bakarken yalnızca bugünü değil, onunla mümkün olabilecek bütün yarınları da sezmek… Onu tanımak isterken aynı zamanda kendini de keşfetmeye başlamak… Ve hayatın bütün belirsizliğine rağmen, o karşılaşmanın içinde sana ait bir anlam bulmak.
Ben, bazı ruhların birbirlerini bulmak için değil, birbirlerini yeniden hatırlamak için karşılaştıklarına inanıyorum. Çünkü belki de ruhun en eski özlemi, hiç bilmediği birini bulmak değil; bir zamanlar bildiği bir hissi yeniden yaşamaktır. Bir yerde, bir bakışta, bir seste, bir gülüşte o hissi yakaladığında da insanın içinde tarif edilmesi güç bir huzur belirir. Sanki uzun bir yolculuğun ortasında, nerede olduğunu bilmeden yürürken birden eve varmışsın gibi…
Ve belki ev dediğimiz şey de her zaman dört duvar arasında değildir. Bazen bir çift gözdür, bazen bir sesin içinde saklıdır, bazen de hiçbir şey söylemeden yanında durabilen bir insanın varlığında gizlenir.
Belki ruhlar, birbirlerini bulduklarında birbirlerine ait olduklarını değil, birbirlerinin hayatında bir anlam taşıyabileceklerini hissederler. Ve belki bazı hikâyeler, daha ilk bakışta başlamaz; çok daha önce, iki insanın henüz birbirinden habersiz olduğu zamanlarda, ayrı ayrı yaşadığı bütün günlerin içinde sessizce hazırlanır. Sonra bir gün hayat, o iki insanı aynı ana getirir. Ne bir açıklama yapar ne de nedenini anlatır. Yalnızca karşılaştırır.
Gerisini zamana, cesarete, seçime ve kalbe bırakır.
Çünkü ruhların birbirini tanıması belki de hikâyenin yalnızca başlangıcıdır. Asıl mesele, o tanıdıklığın ardından birbirini gerçekten tanımaya cesaret edebilmektir. Birbirinin karanlığına da ışığına da bakabilmek, kusurlarını gördüğünde yabancılaşmamak, sevgiyi yalnızca hissetmekle kalmayıp emekle de büyütebilmektir. Zira en derin tanışıklıklar bile yaşanmadıkça, korunmadıkça ve karşılıklı olarak seçilmedikçe bir ihtimal olarak kalabilir.
Ama yine de…
Ben, bir gün hiç beklemediğim bir anda bir çift gözle karşılaşacağım ve içimdeki bütün kelimeler susarken ruhumun sessizce konuşacağı o ana inanıyorum. Belki o insanı daha önce hiç görmemiş olacağım. Belki adını ilk kez duyacağım. Belki hayatlarımızın birbirine değeceğini düşünmek bile aklımdan geçmeyecek. Fakat bir anlığına, açıklayamadığım bir tanıdıklık hissi içime yerleşecek. Ve ben o an anlayacağım ki bazı karşılaşmalar, yalnızca iki insanın aynı yerde bulunması değildir; bazen bir ömrün bütün yollarının tek bir ana çıkmasıdır.
Belki de birbirimizi ilk kez gördüğümüz gün, birbirimizi ilk kez tanıdığımız gün değildir.
Belki o gün, ruhlarımızın birbirlerini ne zamandır beklediğini hatırladığı gündür.

YORUMLAR