Dünden beri Manisa Turgutlu’da yaşananları düşünüyorum.
Bir eğitimci olarak bazı haberleri yalnızca okuyup geçemiyorum. Çünkü okul denildiğinde benim aklıma yalnızca dört duvar, sıralar ve ders zilinin sesi gelmiyor. Okul; bir annenin sabah çocuğunu gönül rahatlığıyla teslim ettiği, bir babanın “Çocuğum güvende.” diyebildiği, öğretmenin öğrencisine sadece dersini ve geleceğini düşündüğü bir yer olmalıdır.
Okulun kapısına korku, şiddet ve silah yaklaşmamalıdır.
22 Eylül sabahı Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında yaşanan silahlı saldırıda 11 öğrencimizin yaralanması hepimizin yüreğine dokundu.
Sabah evlerinden çıkmışlardı.
Belki o gün yapılacak sınavı düşünüyorlardı.
Belki arkadaşlarıyla konuşuyorlardı.
Belki okuldan sonra ne yapacaklarının planını yapıyorlardı.
Hiçbirinin aklında birkaç dakika sonra hayatlarının en büyük korkularından biriyle karşılaşacakları yoktu.
Tam da bu yüzden meseleye yalnızca “bir adli vaka yaşandı” diyerek bakamayız.
Çünkü çocuklarımızın güvenliği söz konusu olduğunda mesele hepimizin meselesidir.
Devletin olayın hemen ardından ortaya koyduğu refleksi de görmezden gelmemek gerekir. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle şüpheli kısa sürede yakalandı. Adli soruşturma başlatıldı ve Cumhuriyet savcıları görevlendirildi. Millî Eğitim Bakanlığımız müfettişlerini Manisa’ya gönderirken, yaşanan hadiseden etkilenen öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve velilerimiz için psikososyal destek ekipleri sahada çalışmaya başladı.
İçişleri Bakanlığı tarafından da olayın idari yönlerini incelemek üzere mülkiye ve polis başmüfettişleri görevlendirildi.
Bunlar önemlidir.
Çünkü devlet olmak yalnızca olay olduktan sonra faili yakalamak değildir; olayın öncesini, ihmalleri, sorumlulukları ve bundan sonra alınması gereken tedbirleri de ortaya çıkarmaktır.
Bugün benim asıl üzerinde durduğum nokta budur.
Bu silah bir çocuğun eline nasıl geçti?
Bir genç neden böyle bir noktaya geldi?
Olay öncesinde çevresine verdiği herhangi bir işaret var mıydı?
Akran zorbalığı iddiaları varsa bunlar ne ölçüde gerçeği yansıtıyor?
Aile, okul ve sosyal çevre açısından daha önce fark edilebilecek durumlar var mıydı?
Bütün bunların tek tek araştırılması gerekir.
Nitekim açıklamalardan gördüğümüz kadarıyla soruşturma yalnızca saldırı anıyla sınırlandırılmış değil. Silahın çocuğun eline nasıl geçtiğinden muhafaza koşullarına, aile içerisindeki gözetim sorumluluğundan olay öncesinde yaşandığı iddia edilen akran zorbalığına kadar farklı başlıkların inceleniyor olması doğru ve gerekli bir yaklaşımdır.
Ancak burada eğitim camiası olarak bizim de kendimize sormamız gereken sorular olduğunu düşünüyorum.
Biz çocuklarımızı yalnızca akademik başarı üzerinden mi değerlendiriyoruz?
Bir öğrencinin matematik notunu, Türkçe netini, sınav başarısını takip ettiğimiz kadar psikolojik durumunu takip edebiliyor muyuz?
Bir çocuk sessizleştiğinde, öfkelendiğinde, dışlandığında ya da arkadaşlarıyla ciddi problemler yaşamaya başladığında bunu ne kadar erken fark ediyoruz?
Rehberlik servislerimizi yeterince güçlendiriyor muyuz?
Velilerimizi bu süreçlerin gerçek bir paydaşı hâline getirebiliyor muyuz?
Çünkü okul güvenliği yalnızca okul kapısına bir güvenlik görevlisi koymakla çözülecek kadar basit bir mesele değildir.
Okul güvenliği; aile, öğretmen, okul yönetimi, rehberlik servisi, kolluk kuvvetleri, sosyal hizmetler ve ilgili kamu kurumlarının birlikte oluşturduğu büyük bir güvenlik ağıdır.
Bu ağın herhangi bir yerinde ciddi bir kopukluk yaşandığında sonucunu maalesef çocuklarımız ödeyebilir.
Ben Eğitim Yönetimi alanında çalışan bir eğitimci olarak yıllardır aynı şeye inanıyorum:
Bir sorunu meydana geldikten sonra yönetmek kadar, meydana gelmeden önce görebilmek de yönetimin görevidir.
Bu nedenle Turgutlu’da yaşanan hadisenin yalnızca bir günlük haber olarak kalmaması gerekiyor.
Bu olaydan ders çıkarılmalı.
Okullarda risk analizleri yeniden ele alınmalı. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık mekanizmaları güçlendirilmeli. Akran zorbalığı konusunda hem öğrencilere hem öğretmenlere hem de ailelere yönelik daha sistemli çalışmalar yapılmalı.
Silaha erişim konusunda ailelerin sorumluluğu çok daha açık biçimde anlatılmalı.
Öğrencilerin sosyal ve psikolojik değişimleri yalnızca rehber öğretmenin değil, okulun bütün paydaşlarının dikkat ettiği bir konu hâline gelmeli.
Ve belki de en önemlisi, çocuklarımızın yardım istemekten korkmadığı bir okul iklimi oluşturmalıyız.
Bir öğrenci tehdit edildiğinde konuşabilmeli.
Bir öğrenci zorbalığa uğradığında “Şikâyet edersem daha kötü olur.” diye düşünmemeli.
Bir öğretmen öğrencisinde ciddi bir davranış değişikliği gördüğünde hangi mekanizmayı harekete geçireceğini bilmelidir.
Bir veli, çocuğunun yaşadığı problemi küçümsememelidir.
Devletin ilgili kurumlarının saldırının hemen ardından harekete geçmesi, müfettişlerin görevlendirilmesi, adli ve idari soruşturmaların başlatılması ve psikososyal destek mekanizmalarının devreye alınması önemlidir.
Şimdi beklentimiz bu hassasiyetin soruşturmanın tamamında sürdürülmesidir.
Varsa ihmal ortaya çıkarılmalıdır.
Varsa sorumluluk tespit edilmelidir.
Ve sonuç ne olursa olsun, gelecekte benzer bir olayın yaşanmaması adına gerekli düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
Çünkü çocuklarımız söz konusu olduğunda mesele siyasi tartışmaların çok ötesindedir.
Bu ülkenin çocuklarının güvenliği hepimizin ortak sorumluluğudur.
Devletin görevi çocuğunu korumaktır.
Ailenin görevi çocuğunu takip etmektir.
Okulun görevi öğrencisini yalnızca sınava değil, hayata hazırlamak ve onu gözlemlemektir.
Toplumun görevi ise şiddeti normalleştirmemektir.
Bugün sosyal medyada saatlerce suçlu aramak yerine çocuklarımız için nasıl daha güvenli bir eğitim ortamı oluşturabileceğimizi konuşmamız gerektiğine inanıyorum.
Eleştiri elbette olacaktır.
Sorular elbette sorulacaktır.
Hatta kamu yönetiminde doğru olan da budur.
Ama yapılan çalışmaları yok saymadan, eksikliklerin giderilmesini talep ederek ve kurumlarımızın olayın üzerine kararlılıkla gitmesini destekleyerek konuşmalıyız.
Çünkü güçlü devlet anlayışı benim için yalnızca olaylara müdahale eden devlet değildir.
Güçlü devlet; araştıran, denetleyen, eksikliği ortaya çıkaran, sorumluluğu belirleyen ve aynı olayın yeniden yaşanmaması için tedbir alan devlettir.
Bugün Turgutlu’da yapılması gereken de tam olarak budur.
Dileğim, yaralanan bütün evlatlarımızın bir an önce sağlıklarına kavuşmasıdır.
Ailelerine sabır ve güç, öğretmenlerimize ve eğitim camiamıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Ve bir eğitimci olarak bir kez daha söylüyorum:
Çocuklarımız okula korkuyla değil, hayalleriyle yürümeli.
Bir okulun önünde duyulması gereken ses silah sesi değil;
ders zilinin sesi,
çocukların kahkahası,
öğretmenin sesi
ve geleceğe dair umutlarımız olmalıdır.
Çünkü eğitim kurumlarımız yalnızca bilgi verdiğimiz yerler değil; çocuklarımızı ve dolayısıyla ülkemizin geleceğini emanet ettiğimiz yerlerdir.
Çocuklarımızın güvenliği, Türkiye’nin geleceğinin güvenliğidir.
Yaralı öğrencilerimize acil şifalar diliyorum.
GÜL TATLI
Eğitim Yönetimi Uzmanı

YORUMLAR