Bazı insanlar vardır; sen onlarla güzel bir gün geçirmek için oturursun, onlar günün bütün güzelliğini didikleyip önüne koyar.
Bir kahve içersin, kusur bulurlar. Güzel bir mekâna gidersin, beğenmezler. Bir arkadaşından bahsedersin, hemen onun açığını anlatırlar. Sohbet güzeldir; mutlaka birinin arkasından konuşacak konu çıkarırlar. Sen gülüyorsundur, onlar birilerinin neden gülmediğini sorgular. Sen huzurlusundur, onlar huzurunun içine bir problem bırakır.
Üstelik bunu öyle doğal yaparlar ki bir süre sonra insan kendinden şüphe eder:
“Acaba hayat gerçekten böyle mi?”
Hayır. Değil.
Her şeyde kusur bulmak hayatı gerçekçi görmek değildir. Herkese kulp takmak zekâ değildir. Her ortamdan problem çıkarmak da “Ben sadece doğruları söylüyorum.” diye açıklanamaz.
Bazen insanın içindeki huzursuzluk oturduğu masadan taşar. Bazı insanlar kendi huzursuzluklarını yalnızca kendileri yaşamaz; yanlarında kim varsa onun da huzurunu kaçırırlar.
Oturursun, sohbet güzeldir. Gülmüş, güzel vakit geçirmişsinizdir. Herkesin yüzü gülüyordur; masada tatlı bir muhabbet vardır. Tam “Ne güzel akşam oldu.” diyecekken biri başlar:
“Şu niye böyle yaptı?”
“Bunun yaptığı da hiç hoşuma gitmedi.”
“Ben zaten onun ne olduğunu biliyorum.”
“Şuna da hiç güven olmaz.”
“Bunun kıyafeti de olmamış.”
“Filancanın bana yaptığı hareketi gördünüz mü?”
Bir bakarsın, az önce huzur dolu olan masa dedikoduya dönüşmüş.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları ortamı değil, içindeki kusurları görür. Güzel olan hiçbir şeyi olduğu gibi bırakamazlar. Bir insanı beğenirsin, kusurunu bulurlar. Bir arkadaşından memnunsundur, geçmişinden bir şey çıkarırlar. Bir mekâna gidersin, hizmetinden sandalyesine kadar eleştirirler. Sohbet güzel gidiyordur; illa birinin açığını bulup masaya getirirler.
Sanki dünya onların kişisel kalite kontrol merkezidir. Her şeyin kusuru, herkesin açığı, her insanın mutlaka bir problemi vardır.
Her gördüğün kusuru söylemek zorunda değilsin. Her insanın açığını bulmak marifet değildir. Her konuşmayı eleştiriye çevirmek zekâ göstergesi değildir. Ortama negatiflik taşımak da “Ben gerçekçiyim.” demekle açıklanamaz.
Bazen insanın içinde bir huzursuzluk vardır ve onu bulunduğu yere bırakıyordur.
Asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi huzurunu değil, kendisini önemseyenlerin de huzurunu kaçırıyor.
Sen onunla güzel bir akşam geçirmek istiyorsun. O ise sana üç saat boyunca dünyanın bütün problemlerini anlatıyor. Birilerini eleştiriyor, kendisine yapılan en küçük şeyi büyütüyor, sohbetin ortasında mutlaka birinin arkasından konuşuyor. Eve döndüğünde “Biz niye bu kadar gerildik?” diye düşünüyorsun.
Hâlbuki ortada büyük bir şey yok. Sadece biri, içindeki huzursuzluğu masanın üzerine bırakmış.
Buna dikkat etmek gerekiyor. Çünkü arkadaşlık yalnızca beraber gülmek değil, birbirinin huzurunu da korumaktır. Sen beni önemsiyorsan, yanımda sürekli birilerinden nefret etmek zorunda değilsin. Ben senin arkadaşınım diye bütün öfkelerini taşımak zorunda da değilim. Her buluşmanın sonunda başkalarının kusurlarını dinlemek istemeyebilirim.
Ben seninle güzel vakit geçirmek istiyorsam, sen de benim huzurumu önemsemelisin. Bu kadar basit.
Hepimizin derdi, sevmediği insanlar, kızdığı ve kırıldığı şeyler var. Ama insanın karakteri, neyi ne zaman konuşacağını bilmesinde ortaya çıkıyor. Çünkü bazı şeyler konuşulur, bazıları geçilir, bazıları da hiç konuşulmaz.
Her şeyi masaya yatırmak zorunda değiliz. Bir insanın yanlışını anlatmak, birinin kusurunu teşhir etmek zorunda değiliz. Olgunluk bazen gördüğünü söylemek değil, söylememeyi seçebilmektir.
Sürekli herkesin kendisine karşı olduğunu düşünen insanlar da var. Birinin onunla problemi, ötekinin ona gıcığı, berikinin kıskançlığı olduğunu düşünürler. Her bakışın, sözün ve davranışın altında kendilerine yönelik bir niyet ararlar.
Bir süre sonra düşünüyorsun:
“Yahu bu kadar insanın seninle gerçekten problemi olabilir mi?”
Elbette bazılarıyla olabilir. Ama herkesin seninle problemi varsa, dönüp kendine de bakmak gerekir. İnsan bazen kendisinin ortak olduğu problemleri görmezden gelip bütün dünyayı suçlayabilir.
Bu durum çevresindekileri de yorar. Sürekli “Bana bunu yaptılar, şunu dediler, şöyle baktılar.” diyen birinin yanında diken üstünde yaşamaya başlarsın. Ne söyleyeceğini düşünür, neyi yanlış anlayacağını hesaplar, birini övsen sorun olup olmayacağını, fikrini söylesen eleştiriye dönüşüp dönüşmeyeceğini tartarsın.
Sonra arkadaşlık, bir insanın ruh hâlini idare etme görevine dönüşür.
Ben artık bunu istemiyorum. Kimsenin ruh hâlini taşımak istemiyorum. Güzel bir ortamdaysam güzel kalsın istiyorum. Arkadaşlarımla oturuyorsam biraz gülelim, konuşalım, geçmişi hatırlayalım, geleceği düşünelim. Her buluşmayı birilerinin mahkemesine çevirmeyelim. Herkesi yargılamayalım, herkese kulp takmayalım.
Çünkü bazen insanın yanında aradığı şey çözüm değil, huzurdur.
Bazen bir arkadaş buluşmasının amacı iki saatliğine dünyayı susturmaktır: Telefonu kenara koymak, kahve içmek, saçma şeylere gülmek ve eve dönerken “İyi geldi.” diyebilmek.
Bence insan bunu hak ediyor.
Ben hayatımda, yanında kendim olabildiğim insanları daha fazla önemsiyorum. Her cümlemden anlam çıkarmayanları, anlattığım her şeyde kusur aramayanları, birini sevdiğimde “Ama onun da şöyle bir tarafı var.” diye başlamayanları, güzel bir günü güzel bırakabilenleri…
Çünkü her şeyin kusurunu bulmak kolaydır. Zor olan, kusurlara rağmen güzel olanı görebilmektir.
Hayatta herkesin kusuru, geçmişinde yanlışları ve yaptığı hatalar var. Ama sürekli bunları konuşarak nereye varacağız?
Bir yerde insanın şunu diyebilmesi gerekiyor:
“Tamam, bunu da biliyoruz. Şimdi biraz da güzel bir şey konuşalım.”
Çünkü hayat zaten yeterince yorucu. İnsanların birbirinin huzurunu koruması gerekiyor; özellikle seni seven, önemseyen ve seninle vakit geçirmek için yanına gelenlerin huzurunu…
Onlara kendi kaosunu bırakmak yerine biraz da iyi bir şey bırak. Bir gülümseme mesela. Güzel bir anı. Bir kahkaha. Bir umut.
Çünkü insanın yanında bıraktığı şey, kendisinden geriye kalan en önemli izdir.
Ben artık bunu önemsiyorum. Girdiğim ortamın havasını ağırlaştırmak değil, güzelleştirmek istiyorum. Benden sonra insanlar birbirine bakıp “Ne güzel sohbetti.” desin istiyorum; “Şununla da uğraştık, bununla da gerildik.” değil.
Çünkü bazı insanlar gittiği yere kaos bırakıyor. Bazılarıysa huzur.
İkisi aynı şey değildir.
Ama huzur bırakmak, sorunları görmezden gelmek demek de değildir. Bazen gerçek huzur, problemi büyütmeden fark etmek, doğru yerde konuşmak ve çözüm için elini taşın altına koymaktır. İnsanların yükünü artırmadan, onlara çıkış yolu gösterebilmektir. Çünkü güven veren insan, her şeyi kusursuz gösteren değil; zor olanı sakinlikle karşılayıp çözümün mümkün olduğunu hissettirendir.
Ve açıkçası…
Ben artık arkamdan “Ne kadar haklıydı?” diye konuşulmasını değil, “Onunla oturunca içim ferahlardı; bir sorun olduğunda da ne yapacağımı daha net görebiliyorum.” denmesini istiyorum. Çünkü insanın gerçek mirası, kazandığı tartışmalar değil; başkalarının kalbinde bıraktığı güven, çözüm ve ferahlıktır.

YORUMLAR