Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Popüler Kültürün Karanlık Kitapları Bir Kuşağı Nereye Sürüklüyor?

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Türkiye’de bir zamanlar “yazar” denildiğinde akla yalnızca kitap yazmış biri değil, sözün ağırlığını sırtında taşıyan fikir insanları gelirdi. Cümlenin hakkını vermek, hakikatin izini sürmek, toplumu diri tutmak bir meslek değil, hepsi ayrı birer sorumluluktu. Okur olmak da ayrı bir çaba gerektiriyordu, metnin ruhuna girebilmek için sabır, anlamak, dikkat ve emek gerekiyordu. Bugün ise maalesef her iki kavramın da içi de boşaltılmış durumdadır. Okur olmanın saygınlığı da, yazar olmanın çilesi de yerle bir edilmişken, sosyal medyada üç-beş paragraf yazan “yazar”, birkaç klişeyi art arda dizen “edebiyatçı” muamelesi görüyor. Bir zamanlar düşüncenin mabedi olan raflar, artık adeta bir pazar tezgâhını andırmaktadır. İyisiyle kötüsü, değerlisiyle değersizi aynı etiketin altında adeta birer tüketim ürünü olarak sunuluyorlar.

Gençlik bugün hissiyatın değil gösterişin, dil estetiğinin değil hızlı tüketimin peşinden doludizgin koşmaktadır. Günümüz gençliği tarafından artık zihni yormayan, düşünce talep etmeyen, duygusal dalgalanmalarla pazarlanan metinler tercih edilmektedir. Maalesef düşünmek, yüzleşmek, metinle emek vererek ilişki kurmak yerine kolay tüketilebilir metinler tercih ediliyor. Bu sadece bir okur ve okuma tembelliği değildir aynı zamanda yazarlığın niteliğinin de çöküşe geçmiş durumda olduğunu bizlere göstermektedir. Bir zamanlar kalem ve hal ehli olmak için eğitim, disiplin, gözlem ve hayat tecrübesi gerekiyordu. Bugün ise birkaç romantik cümle yazabilen, toksik ilişki kalıplarını parlatıp süsleyen herkes “yazar” sayılıyor, kitapları basılıyor, fuarlarda imza kuyruğu oluşuyor, sosyal medyada ise fenomen ilan ediliyorlar.

Okumanın yerini okuyor-muş gibi yapmak, derinliğin yerini hız ve tüketim almış durumdadır. Oysa bir toplumun en büyük çöküşü daima kültürde başlamaktadır. Şu anda sessizce içine doğru battığımız şey de aslında tam olarak budur: “Kültürel bir çöküş.” Zira bir toplumun edebiyatla bağı, sadece yazar ve okur sayısıyla ölçülmez. Asıl ölçü, okurun talebiyle yazarın niteliği arasındaki ilişkidir. Okumak ve yazmak iki taraflı bir eylemin ve emeğin buluşmasıdır, okuyanın seçiciliği kadar yazanın emeği de edebî kalitenin temelini oluşturur. Ne yazık ki Türkiye’de bu denge son yıllarda ciddi biçimde bozulmuş durumdadır.

Genç okur kolay olanı istiyor, hız istiyor. Kendini yazar zannedenlerin bir kısmı da bu talebe teslim olmuş ve bu teslimiyet ışığında devrin okurunun bir kısmına adeta cevap vererek, derinlik yerine yüzeyselliği, estetik yerine popülerliği, hakikat yerine gösterişi satmayı öğrenmiştir. Edebiyat bir düşünce sanatı olmaktan çıkıp hızlı tüketim ürününe tabiri caizse bir fastfood ürününe dönüştürmüştür. Eskiden okurlar yazarı zorlar, yazarlar ise okurun seviyesini yükseltirdi. Bugün ise okur ve yazar profilleri birbirini aşağı çekiyor. Zor metinler itiliyor, düşünce gerektiren kitaplar “sıkıcı” damgası yiyor, sabır isteyen eserler ise dikkate bile alınmıyor. Edebiyatın omuzlarındaki yük hafiflemek şöyle dursun onun yerine neredeyse çöpe atılıyor.

Bu dönüşüm yalnızca edebî zevki değil toplumsal bilinci de kül ediyor. Kolay metin kolay düşünceyi, kolay düşünce kolay hayatı getiriyor, kolay hayat ise insanı fikren, estetik duyum açısından tembelleştiriyor. Bugün bunun bedelini yalnızca okuma kültürüyle değil, hayal gücünde, mantık yürütme becerisinde, empati yeteneğinde ve kültürel kimlikte yaşanan erozyonla ödüyoruz. Tam da bu noktada yeni bir piyasa furyası sahneye çıkıyor. Bir zamanlar yazarlığın ağır bir sorumluluk olduğu bu topraklarda, bugün bambaşka bir anlayış genç kuşakları şekillendiriyor. Okumayı, düşünmeyi, emek vermeyi değil, duygusal iniş çıkışları pazarlayan internet kökenli “tek tip” kitaplar revaçta oluyor. İçeriklerin niteliğini belirleyen artık düşünce değil, sosyal medya etkileşimleridir. Yeni nesil okurun talebini oluşturan değerler değil, trendler olmuştur. Bugün pek çok yazarın duruş ve şeklini belirleyen kalemi değil, algoritmalardır.

Popüler platform kitaplarının en temel sorunu, edebiyatı edebiyat yapan ölçütleri tamamen devre dışı bırakmalarıdır. Düşünce bütünlüğü, estetik kaygı, dil işçiliği, karakter derinliği, toplumsal anlam katmanı ve nicesi… Bunların neredeyse hiçbiri yoktur. Bu metinlerin amacı fikir üretmek değil, genç okurun duygusal dalgalanmalarını pazarlamaktır. İçerikleri birbirinin kopyasıdır, aynı kalıp cümlelerin, aynı ilişki modellerinin, aynı fantastik kurguların farklı adlarla tekrar dolaşıma sokulmuş hâlidir.

Bu furyayı besleyen temalarda da ciddi sorunlar vardır: “Toksik ilişkilerin romantize edilmesi, suç ve çete kültürünün çekici gösterilmesi, travmaların tüketim malzemesine dönüştürülmesi, küçük yaşlara uygun olmayan cinsel imgeler, kalıp karakterler, kısır dil, yüzeysel düşünce, şiddetin normalleştirilmesi vb. gibi…” Bunların her biri genç zihinlerde telafisi güç tahribatlar oluşturuyor. Çünkü bugün milyonlarca genç, okuma kültürüyle değil, duygusal manipülasyonla, toksik romantizmle, suçun cazibesiyle, dramatize edilmiş travmalarla tanışıyorlar. Kitap diye dolaşan bu içerikler yalnızca kötü kurgu örnekleri değil, bir neslin psikolojisini, ilişkilerini ve değer dünyasını bozan birer ticari meta haline gelmiş durumdadırlar.

Yayıncılık dünyası da bu dönüşümden payını almış durumdadır. Bir zamanlar editörün sezgisi, yazarın emeği ve metnin niteliğiyle şekillenen yayıncılık, bugün sosyal medya etkileşimlerinin belirlediği bir ticari alana dönüşmüş hâldedir. Bir kitabın yayımlanması için gereken şey artık özgünlük, düşünce veya edebî değer değil, takipçi sayısı olmuştur. Artık kitapların değerini belirleyen cümlelerin gücü değil, viral olma potansiyelidir. Bu nedenle gerçek yazarlar görünmez olurken, influencer kimliği taşıyan herkes “yazar” sıfatına kavuşuyor. Kitap fuarları bile düşünce alışverişinin mekânı olmaktan çıkıp, sosyal medya fenomenlerinin fotoğraf çektirdiği popülerlik pazarlarına dönüşmüş durumda olarak karşımıza çıkıyorlar.

Edebiyat ve okuma kültüründeki çöküş sadece estetik bir kayıptan ibaret değil aynı zamanda bir neslin zihnini, ruhunu, değer dünyasını kuşatan bir tehlikedir. Bu nedenle çözüm yalnızca eleştirmekle değil, tüm paydaşları harekete geçirmekle mümkündür. Okur eleştirel ve seçici hâle getirilmeli, gençler hızla tüketilen duygusal metinler yerine çok katmanlı metinlerle buluşturulmalıdır. Yazarlık yeniden fikir ve emek merkezli hâle gelmeli, yayınevleri değer ölçütünü takipçi sayılarına göre değil, metnin niteliğine göre belirlemelidir. Sosyal medya ise kültürü manipülasyon değil, düşünceyi destekler hâle getirilmelidir. Eğitim ve kültür politikaları ise gençlerin nitelikli metinlerle buluşacağı alanları çoğaltmak için elinden gelenin en iyisini yapmalıdır diye düşünüyorum.

Sonuç basittir ama aynı zamanda bir o kadar da hayatidir. Edebiyat, toplumun vicdanı, ruhu ve düşünce mecrasıdır. Onu kaybeden toplum, yalnızca kültürünü değil, nesillerini, kimliğini ve geleceğini de kaybeder ve maalesef Türkiye öyle bir sürecin içinde bulunmaktadır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER