Irak ve Suriye Türkmenlerinin Sessiz Çığlığı
Coğrafya kederdir derler; ancak Ortadoğu’da Türkmen olmak, kederin de ötesinde, her gün yeniden sınandığınız, bedelini canınızla ve toprağınızla ödediğiniz amansız bir beka mücadelesidir. Türkiye’nin güney sınırlarının hemen ötesinde, Halep’ten Kerkük’e, Bayırbucak’tan Telafer’e kadar uzanan o kadim hatta, bugün tarihin en sessiz, en sistematik demografik ve kültürel kıyımlarından biri yaşanıyor. Onlar, yüzyıllar önce bu topraklara barış ve nizam getiren Selçuklu ve Osmanlı aklının bugünkü yetim kalmış varisleri; Arap milliyetçiliği, Kürt bölücülüğü ve mezhep savaşlarının o acımasız cenderesinde sıkışıp kalan öz kardeşlerimizdir.
Suriye Türkmenleri: İki Ateş Arasında Bir Vatan Savunması
2011 yılında patlak veren Suriye iç savaşı, şüphesiz en ağır faturayı Suriye Türkmenlerine kesti. Halep, Hama, Humus, Rakka ve Lazkiye (Bayırbucak) bölgelerinde asırlardır kök salmış olan Türkmen varlığı, adeta planlı bir kıyımla haritadan silinmek istendi.
Suriye Türkmenleri sadece diktatörlüğün varil bombalarıyla ya da Rus uçaklarının acımasız bombardımanlarıyla sınanmadı; aynı zamanda PKK/YPG terör örgütünün demografik mühendisliğine maruz kaldı. ABD’nin kanatları altında palazlanan terör örgütü, kontrolü altına aldığı bölgelerde ilk iş olarak Türkmen köylerini boşalttı, tapu dairelerini yaktı ve binlerce yıllık Türk yurtlarını “Kanton” masallarıyla Kürtleştirmeye çalıştı. Evlerinden, zeytinliklerinden ve hatıralarından koparılan yüz binlerce Suriye Türkmeni, bugün ya sınır boylarındaki derme çatma çadırlarda ya da Türkiye’de birer sığınmacı olarak hayata tutunmaya çalışıyor. Bayırbucak’taki Türkmen Dağı’nda yankılanan direniş, sadece bir toprak parçası için değil, “Suriye’de Türk’ün adı silinmesin” diye verilen onurlu bir varoluş kavgasıdır.
Irak Türkmenleri: Kerkük, Telafer ve Tuzhurmatu’nun Bitmeyen Sancısı
Sınırın biraz daha doğusuna, Irak’a geçtiğimizde tablonun rengi değişse de acının şekli aynı kalıyor. Irak Türkmenleri, ülkenin üçüncü büyük asli unsuru olmalarına rağmen, yıllardır Bağdat’taki merkezi hükümet ile Erbil’deki bölgesel yönetim arasında bir “pazarlık kozu” olarak görülmekten kurtulamadı.
Saddam döneminin kanlı “Araplaştırma” politikaları, 2003 ABD işgali sonrasında yerini acımasız bir “Kürtleştirmeye” bıraktı. Kerkük’ün tapu ve nüfus dairelerinin yağmalanmasıyla başlayan süreç, Türkmenleri kendi öz yurtlarında azınlık durumuna düşürme projesinin ilk adımıydı. Yetmedi; DEAŞ denilen karanlık güruh, en büyük yıkımı Telafer gibi, Tuzhurmatu gibi kadim Türkmen kentlerinde gerçekleştirdi. Binlerce Türkmen katledildi, kadınlar esir alındı, yüz binlercesi yollara düştü. DEAŞ sonrası dönemde ise bu kez mezhepçi milis güçlerin (Haşdi Şabi) baskıları ve bölgeyi kantonlaştırmak isteyen PKK unsurları, Irak Türkmenlerinin can güvenliğini ve siyasi iradesini ipotek altına aldı.
Asimilasyon ve Siyasi İradesizlik Kapanı
Hem Irak hem de Suriye Türkmenlerinin yaşadığı sorunların temelinde aynı şeytani akıl yatar: Demografik mühendislik ve siyasi izolasyon.
Eğitim dillerinin kısıtlanması, devlet kademelerinde memuriyet haklarının ellerinden alınması, ata yadigarı köylerinin isimlerinin değiştirilmesi ve siyasi temsiliyetlerinin oy oyunlarıyla barajların altında bırakılması, bu asimilasyonun en net görünen yüzleridir. Onlar, ne Şii-Sünni mezhep kavgalarının ne de Arap-Kürt etnik çatışmalarının bir tarafı olmak istemediler; tek dertleri, Kerkük kalesinde bir hoyratı özgürce çığırabilmek, Halep çarşısında Türkçe selam verebilmekti. Ancak bölgedeki tüm aktörler, Türkmenlerin bu barışçıl ve devletine sadık duruşunu “zayıflık” olarak algılayıp üzerlerine çökmekten çekinmedi.
Ortadoğu’nun “Kilit Taşı”
Bugün 2026’nın o karmaşık jeopolitik denkleminde, Ankara’nın ve genişleyen vizyonuyla Türk Devletleri Teşkilatı’nın görmesi gereken en yalın gerçek şudur: Ortadoğu’daki Türkmen varlığı, Türkiye’nin güney sınırlarının en doğal, en meşru ve en aşılmaz “güvenlik kalkanı”dır. Suriye’de ve Irak’ta Türkmenlerin statüsünün olmadığı, haklarının anayasal güvenceye alınmadığı hiçbir barış planı, Türkiye için de güvenli olamaz.
Onlar, sınırın öte yakasında kalmış olabilirler; ama her sabah yüzlerini Anadolu’ya dönerek uyanan, radyolarında Türkçe türküler dinleyen, Türkiye’nin acısıyla ağlayıp zaferiyle gururlanan öz canlarımızdır. Musul’dan Lazkiye’ye kadar uzanan bu ateş çemberinde, canları pahasına o topraklara Türk mührünü vurmaya devam eden soydaşlarımızı sahipsiz bırakmak, sadece tarihi bir vefasızlık değil, aynı zamanda jeopolitik bir intihar olur.
Çünkü Ortadoğu’da Türkmen çökerse, sınır biter; sınır biterse, Anadolu’nun kalbine ateş düşer.

YORUMLAR