Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sıla Şentekin / Yazar
Sıla Şentekin / Yazar

İnsan, İstediği Şeyin Neresinde Durur?

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

İnsan bazen ne istediğini bilmediği için değil, ne istediğini bildiği hâlde onun gerektirdiği gibi davranamadığı için kaybolur.

Bir şeyin özlemini duyar, ona doğru yürümek ister; fakat tam yaklaşacakken kendi adımlarından ürker. İçinde büyüttüğü arzuyla dışarıya gösterdiği tavır birbirine yabancılaşır. Söylemek istedikleri suskunluğuna, hissettikleri mesafesine, niyetleri davranışlarına yenilir. Böylece insan, kendi içinde çoktan karar verdiği bir meselede dışarıdan bakıldığında kararsız görünmeye başlar.

Oysa her kararsızlığın ardında bir bilinmezlik yoktur. Bazen insan ne istediğini gayet iyi bilir. Yalnızca istediği şeyin beraberinde getireceği ihtimallerle yüzleşmeye hazır değildir. Bir adım atarsa değişecek olanlardan, bir söz söylerse artık geri dönemeyecek olmaktan, bir seçim yaparsa diğer bütün ihtimallere veda etmekten korkar. İster ama bekler; yaklaşır ama durur; vazgeçtiğini düşündürür ama içinden vazgeçemez. Kendi içinde birbirine zıt iki ayrı iradeyle yaşar: Biri onu arzusuna çağırırken diğeri bulunduğu yerde tutar.

Ve insanın içindeki en yorucu çatışmalardan biri böyle başlar.

Çünkü istemek, tek başına bir irade göstergesi değildir. İstemek bazen yalnızca bir duygunun, bir anlık cesaretin yahut gerçekleşmesini hayal ettiğimiz bir ihtimalin adıdır. Asıl mesele, o isteğin arkasında durabilmektir. İnsan bir şeyi gerçekten hayatında istiyorsa, yalnızca onun güzel ihtimallerini değil, beraberinde getireceği sorumlulukları da göze almalıdır. Zira her arzu bir bedel, her tercih bir vazgeçiş, her karar da insanın kendisine karşı verdiği bir söz taşır.

Ne var ki herkes, istediği şeyin sorumluluğunu üstlenebilecek kadar hazır değildir.

Kimi insanlar yakınlık ister ama yakınlığın getirdiği açıklıktan çekinir. Kimi anlaşılmayı bekler ama kendini anlatmaktan kaçınır. Kimi bir kapının açık kalmasını ister fakat o kapıdan geçmek için gereken cesareti bir türlü bulamaz. Bazıları da kaybetmekten o kadar korkar ki sahip olma ihtimalini bile kendi elleriyle uzaklaştırır. Sonra hayatın kendilerine sunmadığı şeylerden yakınırlar; oysa bazen hayat, önlerine koyduğu imkânı geri çekmeden önce defalarca beklemiştir.

İnsanın kendi içindeki bu çelişkiyi anlaması kolay değildir. Çünkü insan, çoğu zaman kendisini niyetleriyle tanımlar. İyi niyetli olduğunu düşünür, hislerinin gerçekliğine inanır, içinden geçenleri kendi varlığının en sahici tarafı sayar. Fakat hayat, niyetlerimizin toplamından ibaret değildir. Bir insanın ne istediğini anlamak için yalnızca söylediklerine değil, neyi seçtiğine; ne hissettiğini anlamak için yalnızca yakınlığına değil, o yakınlığı sürdürmek adına gösterdiği gayrete de bakmak gerekir.

Zira insanın içinden geçenlerle dünyada bıraktığı iz her zaman aynı değildir.

Belki de en büyük yanılgımız, hissetmenin başlı başına yeterli olduğuna inanmaktır. Oysa bir şeyi hissetmekle onun gereğini yerine getirmek arasında irade, cesaret ve sorumluluk vardır. Bir düşünce zihinde ne kadar berrak olursa olsun davranışa dönüşmediğinde yalnızca bir ihtimal olarak kalır. Bir duygu ne kadar yoğun yaşanırsa yaşansın tutarlı bir tavırla desteklenmediğinde karşısındaki insana güven veremez. Çünkü güven, söylenenlerin güzelliğinden çok, yapılanların sürekliliğiyle kurulur.

İnsan bazen kendi çelişkilerine açıklamalar bulmakta ustalaşır. Zamanı beklediğini söyler, şartların uygun olmadığını düşünür, henüz hazır olmadığını kendine anlatır. Bazen bunların hepsi doğrudur da. Her insanın kendi içinde aşması gereken eşikler, adını koyamadığı korkular ve zamana ihtiyaç duyan yaraları vardır. Fakat beklemekle kaçınmak, temkinli olmakla sorumluluktan uzak durmak, zamana ihtiyaç duymakla bir başkasını belirsizlikte bırakmak aynı şey değildir.

İnsanın kendisine sorması gereken soru belki de tam burada başlar: Gerçekten hazır değil miyim, yoksa hazır olmanın gerektirdiği değişimden mi korkuyorum?

Bu sorunun cevabı her zaman kolay değildir. Çünkü bazen insan, kendi davranışlarının ardındaki gerçeği başkalarından sakladığı kadar kendisinden de saklar. İstediği şeyin peşinden gitmemesine bir gerekçe bulur; fakat o gerekçenin altında yatan korkuya dokunmaz. Böylece karar vermediği her gün, farkında olmadan bir karar daha vermiş olur. Beklemeyi seçer, ertelemeyi seçer, susmayı seçer. Sonra seçmediğini sandığı hayatın içinde bulur kendisini.

Oysa hiçbir davranışta bulunmamak da bazen bir davranıştır. Sessizlik de bir iz bırakır, mesafe de bir anlam taşır, ertelenen her adım da karşısındaki ihtimali biraz daha değiştirir. İnsan, niyetinin kimseyi incitmediğini düşünebilir; fakat karşısındaki insan onun niyetini değil, davranışının onda bıraktığı etkiyi yaşar. İçinde taşıdığı duygular ne kadar gerçek olursa olsun, onları ifade etmeyen birinin sessizliği başkasında yokluk olarak karşılık bulabilir.

Bu yüzden insan yalnızca ne hissettiğinden değil, hissettiklerinin başkalarının hayatında nasıl bir karşılık bulduğundan da sorumludur.

Belki de olgunlaşmak, tam olarak burada başlar: İnsan kendi içinde yaşadığı çelişkileri başkalarının omuzlarına bırakmamayı öğrendiğinde. Korkularını inkâr etmek yerine onlarla yüzleştiğinde, isteğini bir hayal olmaktan çıkarıp bir tercihe dönüştürdüğünde ve her tercihin sonuçlarını üstlenmeye razı olduğunda…

Çünkü tutarlılık, hiç tereddüt etmemek değildir. İnsan tereddüt edebilir, korkabilir, yanılabilir, hatta bir zamanlar bütün kalbiyle istediği şeyden vazgeçebilir. Bunların hiçbiri tek başına bir eksiklik değildir. Asıl mesele, insanın kendi içinde ne yaşadığını anlayabilmesi ve dışarıya gösterdiği tavırla içindeki gerçeği mümkün olduğunca uzlaştırabilmesidir. Bazen tutarlı olmak, bir adım atmaktır; bazen de artık atılmayacak bir adımın arkasında dürüstçe durabilmek. Her iki durumda da insanın kendisine ve başkasına karşı açık olması gerekir.

Zira bir şeyi istememek bir haktır; istemediği hâlde istiyormuş gibi davranmaksa başka bir meseledir. Hazır olmamak anlaşılabilir; hazırmış gibi umut vermek ise bir başkasının zamanına ve duygularına dokunur. İnsan her istediğine ulaşamayabilir, her duygusunu hayata geçiremeyebilir. Fakat kendi çelişkilerini başkalarının bekleyişine dönüştürmemeyi öğrenebilir.

Hayat, insanın içinden geçen bütün ihtimalleri gerçekleştirmesine yetecek kadar uzun değildir. Bazı kapılar kapanır, bazı insanlar yorulur, bazı fırsatlar sessizce geçip gider. Ve bazen insan, bir zamanlar ne kadar istediğini ancak artık o şeye ulaşma imkânı kalmadığında anlar. O vakit geriye dönüp baktığında, kaybettiği şeyin yalnızca bir insan, bir fırsat ya da bir ihtimal olmadığını fark eder. Belki de asıl kayıp, kendi isteğiyle kendi davranışı arasında kuramadığı köprüdür.

İnsan kendisine karşı dürüst olmayı ne kadar ertelerse, kendi hayatının içinde o kadar yabancılaşır. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, istediği yere ulaşmak değil; ne istediğini bilen, bunun sorumluluğunu taşıyan ve seçimlerinin arkasında durabilen birine dönüşmektir.

Sonunda mesele, insanın ne istediği değildir yalnızca. Mesele, istediği şey karşısında kim olduğudur.

Çünkü insanı tanımlayan, kalbinden geçen her şey değil; o kalbin içinden geçenler karşısında aldığı tavırdır.

Ve belki de insanın kendisine verebileceği en dürüst cevap, bütün bahaneler sustuğunda ortaya çıkar:

İstediğim şey gerçekten benim için önemliyse, neden ona uygun davranmıyorum?

Bazen bir ömür, insanın bu soruya vereceği cevabı bekler.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER