Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İlarya Atmaca / Yazar
İlarya Atmaca / Yazar

Kendi Yaralarından Kendini Doğuran Kadınlar

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Kadın, hayatı boyunca kaç kez yeniden doğar, hiç düşündünüz mü?

Kaç kez kırılır da kimse duymadan toplar kendini? Kaç kez içinden bir şeyler kopar da yüzüne aynı tebessümü yerleştirir? Kaç kez bir vedanın ardından kendi kalbine yabancılaşır da sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi hayatın karşısına dikilir? Kaç kez kendi içindeki yıkıntıların arasından geçerek yeniden bir insan, yeniden bir umut, yeniden bir hayat kurar?

Kadınlar, çoğu zaman daha çocuk yaşta öğrenirler hayatın ağır tarafını. Daha dizlerindeki yaralar iyileşmeden kalplerinde görünmeyen yaralar açılır. Daha oyun oynamaları, dünyayı merak etmeleri, hiçbir şeyden korkmadan koşmaları gereken yaşlarda; susmayı, anlamayı, idare etmeyi ve kendilerinden vazgeçmeyi öğrenirler. Kimi bir evin içindeki sessizliğin yükünü taşır, kimi sevgisizliğin soğuğunda büyür. Kimi kendisine ait olmayan dertleri omuzlarına alır, kimi de daha adını koyamadığı acılarla erkenden tanışır.

Çocukluğu, olması gerektiği gibi çocukluk olmayan kadınlar vardır. Bebeklerini uyutmak yerine kendi gözyaşlarını saklayarak uyuyan; birinin kendisini korumasını beklemesi gerekirken başkalarını korumaya çalışan kız çocukları… Kendi korkularını anlatacak bir omuz bulamadan başkalarının korkularına sığınak olanlar… İçlerinde fırtınalar koparken bile evin huzuru bozulmasın diye susanlar…

Onlar büyümeyi seçmezler her zaman. Bazen hayat, çocukluklarını ellerinden alır ve önlerine yetişkinliğin ağır kapılarını erkenden açar. Küçücük ellerine kocaman sorumluluklar bırakır. Henüz kendilerini tanımadan kim olduklarını ispatlamak zorunda kalırlar. Sevilmenin nasıl bir şey olduğunu öğrenemeden sevilmeye layık olduklarını kanıtlamaya çalışırlar.

Ve işte tam da o yaşlarda, kimsenin görmediği bir yerde, karakterlerinin ilk taşları döşenir.

Acıyla yoğrulur bazı kadınlar. Hayal kırıklıklarıyla keskinleşir bakışları, kayıplarla derinleşir suskunlukları, yalnızlıkla büyür iç sesleri. İnsanların söylediklerinden çok söylemediklerini anlamayı, bir kapının kapanışından bile bir vedanın habercisini duymayı öğrenirler. Birinin sesindeki en küçük değişikliği fark eder, bir gülüşün arkasındaki kırgınlığı sezerler. Çünkü hayat onlara insanları anlamayı öğretirken çoğu zaman kendilerini anlamaya fırsat bırakmamıştır.

Ama bir kadının hikâyesi yalnızca acılarından ibaret değildir.

Asıl mesele, acının onu kaç kez değiştirdiğidir.

Bir gün gelir, yıllarca uğruna kendinden vazgeçtiği insanın yokluğunda kendisini bulur. Bir başkasının sevgisini kazanabilmek için küçülttüğü sesini yeniden yükseltir. Herkesi mutlu etmeye çalışırken unuttuğu kendi kalbini hatırlar. Geceler boyu ağladığı bir kaybın ardından, bir sabah aynaya bakar ve ilk kez kendisine şu soruyu sorar: “Ben ne istiyorum?”

İşte o soru, bazen bir kadının ikinci doğumudur.

Çünkü kadın, hayatının farklı dönemlerinde farklı ölümler ve doğumlar yaşar. Bazen bir çocukluğa veda eder, bazen bir aşka, bazen yıllarca inandığı bir insana, bazen de kendisinin eski bir hâline… Her vedada içinden bir parça eksildiğini sanır. Oysa zaman geçtikçe anlar ki bazı parçalar eksilmez; yalnızca yer değiştirir. Kırgınlıkları sınırlarına, korkuları sezgilerine, yalnızlığı özgürlüğüne, gözyaşları ise kendine duyduğu şefkate dönüşebilir.

Bir zamanlar uğruna gecelerce ağladığı şeylere artık sessizce sırtını döner. Eskiden kaybetmekten korktuğu insanları, kendisini kaybetmemek için geride bırakır. Her kapıyı çalmak zorunda olmadığını, her sevgiyi hak etmek için savaşamayacağını, her gidişin peşinden koşmanın aşk olmadığını öğrenir. Bazı insanların hayatına kalmak için değil, ona kendisini öğretmek için geldiğini anlar.

Ve bu anlayış, insanın içine sessiz ama sarsılmaz bir güç bırakır.

Bir kadın büyüdükçe yalnızca yaş almaz; kendisine ait olmayan yükleri de birer birer bırakmayı öğrenir. Herkesi kurtarmanın kendi görevi olmadığını, herkesi anlamanın her şeyi affetmek anlamına gelmediğini, güçlü olmanın her acıya katlanmak demek olmadığını kavrar. Artık canı yandığında gülümsemek zorunda hissetmez kendini. Yorulduğunda durabilir, kırıldığında ağlayabilir, istemediğinde hayır diyebilir. Çünkü kendisini korumakla başkalarını incitmek arasındaki farkı öğrenmiştir.

Belki de bir kadının en büyük zaferi, kimsenin onu yenememesi değildir. Asıl zafer, hayatın onu defalarca incitmesine rağmen başkalarının acısını çoğaltan birine dönüşmemesidir. Kendi yaralarından başkalarını yaralamak için silah yapmaması; tam tersine, bir başkasının yarasını gördüğünde oraya nasıl dokunması gerektiğini bilmesidir.

Yine de kadınların güçlü oluşunu romantikleştirmemek gerekir. Her kadının acı çekerek olgunlaşması gerekmez. Her yaranın bir hikmete dönüşmesi, her gözyaşının bir bilgelik bırakması şart değildir. Bazı acılar yalnızca acıdır; bazı kayıplar insanın içinde uzun süre kapanmayan boşluklar bırakır. Kadınların gücü, bütün bunlara katlanmak zorunda olmalarında değil; katlanmak zorunda bırakıldıkları bir hayattan daha fazlasını istemeye hakları olduğunu bilmelerindedir.

Çünkü hiçbir kadın yalnızca dayanabildiği kadar değerli değildir.

Bir kadın, ağladığında da güçlüdür. Yardım istediğinde de… Yorulduğunda, vazgeçtiğinde, yeniden başladığında, kendisini seçtiğinde de… Bazen bir dağın ağırlığını taşıyarak değil, omuzlarından yıllardır indirmediği yükü yere bırakarak büyür.

Ve hayat, ona ne kadar sert davranmış olursa olsun, bir gün kendi elleriyle başka bir hayat kurabilir. İçinde çocukken susturulan o küçük kızın elinden tutabilir. Ona artık korkmasına gerek olmadığını, her şeyi tek başına çözmek zorunda olmadığını, sevgi uğruna kendisini feda etmesi gerekmediğini anlatabilir. Belki de insanın kendisine verebileceği en büyük armağan budur: Geçmişte kimsenin koruyamadığı yanını, bugün kendi şefkatiyle korumak.

Kadın, işte o gün gerçekten yeniden doğar.

Ne bir başkasının gelişiyle tamamlanır ne de bir başkasının gidişiyle bütünüyle eksilir. Sevilmek ister elbette, anlaşılmak, sarılmak, birinin yanında bütün savunmalarını indirebilmek… Ama artık bilir ki bunları hak etmek için kendisinden vazgeçmesi gerekmez. Birinin hayatında yer bulabilmek uğruna kendi hayatındaki yerini kaybetmemelidir.

Çünkü onun da kendisine ait bir ömrü vardır. Başkalarının beklentilerinden, başkalarının doğrularından, başkalarının çizdiği sınırlardan bağımsız bir ömür…

Belki bir gün saçlarına aklar düşecek, yüzünde yılların ince çizgileri belirecek. Ama gözlerinde, kimsenin bilmediği nice geceden sağ çıkmış bir kadının derinliği kalacak. Bir zamanlar onu paramparça eden şeylere baktığında, içinde hâlâ sızlayan yerler bulacak belki. Fakat artık o sızıların arasında kendisini kaybetmeyecek.

Çünkü bazı kadınlar hayatı bir kez yaşamaz.

Bir çocuk olarak başlarlar; sonra başkalarının yükleri altında erken büyürler. Bir genç kız olarak hayal kurarlar; sonra gerçeklerin sert yüzüyle karşılaşırlar. Bir gün severler, bir gün kaybederler, bir gün inanırlar, bir gün yanıldıklarını anlarlar. Her defasında içlerindeki eski kadına veda eder, yenisinin elinden tutarlar.

Kimi zaman sessizce, kimi zaman gözyaşlarıyla, kimi zaman da dünyaya meydan okurcasına…

Ve her defasında kendilerine yeniden bir isim verirler: Daha cesur, daha bilinçli, daha özgür, daha kendileri…

İnsanlar onların değiştiğini söyler.

Oysa belki de değişen, kadının özü değil; artık kendisini saklamak zorunda hissetmediği yerdir.

Artık herkese yetişmeye çalışan o kadın, bir gün kendisine yetişir. Herkesi anlamaya çalışan o kadın, nihayet kendisini anlar. Herkesin yarasını sarmaya çalışan o kadın, bir gün kendi kalbinin başucuna oturur ve ilk kez onu acele ettirmeden dinler.

İşte o zaman anlar: Bunca yıl aradığı güven, bazen bir başkasının kollarında değil, kendi varlığında saklıdır.

Ve eğer kadınlara dair tek bir şey söylenecekse, belki de şudur:

Onlar, her defasında küllerinden doğmak zorunda kalan insanlar değil; yıkılan hayatlarının yerine yenisini kurma hakkını kendilerinde bulan insanlardır.

Çünkü kadın olmak, yalnızca acıya dayanmak değildir. Acının kendisini tanımlamasına izin vermemektir. Kırılmak ama kırıldığı yerde sonsuza dek kalmamak… Kaybetmek ama kendisini kaybetmemek… Bir zamanlar kendisini tüketen hayattan uzaklaşıp, bir gün kendi huzuruna doğru yürüyebilmektir.

Ve bazen bir kadının en büyük devrimi, dünyaya karşı kazandığı bütün savaşları bırakıp kendi içindeki küçük kıza sarılmasıdır.

O kızın gözlerinin içine bakıp şöyle demesidir:

“Artık büyüdük. Artık kendimizi yalnız bırakmayacağız.”

Belki de bütün yeniden doğuşların en güzeli, tam olarak burada başlar.

Bir kadının, ilk kez kendisi için yaşamaya karar verdiği yerde…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER