Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Bingazi Oylamasının Söyledikleri

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Doğu Akdeniz’de Türkiye‘siz Bir Denklem Kurulabilir mi?
Salı akşamı Bingazi’den gelen haber, ilk bakışta Libya’nın iç siyasetine ait bir detay gibi duruyordu. Ülkenin doğusundaki temsilciler meclisi toplanmış, Türkiye ile 2019’da imzalanan deniz yetki alanları muhtırasını oybirliğiyle onaylamış, üstüne bir de 2020’de bu muhtırayı reddeden kendi kararını iptal etmişti. Doğu Akdeniz’de bazen tek bir oylama, yıllardır kurulan bir kurguyu bozmaya yeterli olabilir. Atina’nın, Güney Kıbrıs’ın ve Brüksel’in hızla tepki vermesi de bunun boş bir prosedür meselesi olmadığını da gösteriyor.

Hikâyeyi baştan hatırlamak gerekir. Kasım 2019’da Ankara, Birleşmiş Milletler’in tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile iki ayrı muhtıra imzaladı; biri güvenlik ve askerî iş birliği, diğeri deniz yetki alanlarının sınırlandırılması üzerineydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi deniz muhtırasını kendi hukuk düzeninde onayladı. Libya tarafında ise ülkenin bölünmüşlüğü işin içine girdi. Halife Hafter’in denetimindeki doğu yönetimi, o günlerde Ankara’yla arası açık olduğu için muhtırayı reddetti, hatta Türkiye ile siyasi bağların kesilmesini öngören bir karar aldı.

Bu ret yıllarca bir argümana dönüştürüldü: “Muhtıra Libya’nın seçilmiş parlamentosundan geçmediği için meşru değildir.” Atina da Kahire de bu cümleyi tekrarlayıp durdu. Şimdi o cümlenin altı boşaldı. Libya’nın Devlet Yüksek Konseyi onayı memnuniyetle karşıladı, Temsilciler Meclisi ise üstelik oybirliğiyle karar verdi. Bölünmüş bir ülkenin iki kanadının da aynı metnin arkasında durması, bir devletin dış politikasında nadir görülen bir uzlaşmadır. Bunu Türkiye’nin başarısı olarak okumak mümkün, ama daha önemlisi Libya’nın kendi çıkarını görmesidir. Libya için mesele sempati ya da cephe seçimi değil, kendi kıyısının önünde kimin ne kadar hak talep edebileceğidir.

 

Haritaya dürüstçe bakmak gerekir.

Tartışmanın özü, haritaya bakıldığında zaten görünüyor. Kaş açıklarındaki Meis, Türkiye kıyısına iki kilometre kadar uzaklıkta, Yunanistan’ın anakarasına ise yaklaşık beş yüz seksen kilometre. Yüzölçümü yaklaşık dokuz kilometrekare, yani küçücük bir ada. Yunan tezi, bu adanın tıpkı bir anakara gibi tam kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge doğurduğunu savunuyor. Bu tez kabul edilirse Türkiye kıyısının hemen önündeki denizin geniş bir kısmı uzaktaki bir adanın hanesine yazılıyor ve Doğu Akdeniz’in en uzun kıyılarından birine sahip Türkiye, Antalya Körfezi’ne sıkışıyor.

Türkiye’nin itirazı, uluslararası yargı pratiğinin yıllardır izlediği çizgiyle uyumludur. Sınırlandırma hakkaniyet esasına göre yapılır ve hakkaniyetin ilk koşulu orantılılıktır. Bir kıyı devletinin kıyı uzunluğu ile kendisine düşen denizalanıarasında akıl almaz bir fark oluşuyorsa, sınır çizgisi bunu düzeltmek zorundadır. Uluslararası Adalet Divanı ve hakem mahkemeleri, küçük ve anakaradan uzak adalara sınırlı etki tanıma ya da hiç etki tanımama yönünde defalarca karar verdi. Karadeniz’de Yılan Adası’na, Manş’ta Scilly Adaları’na ve Nikaragua–Kolombiya davasında Kolombiya’nın küçük adalarına yapılan muamele bunun örnekleridir. Türkiye’nin “adalar her zaman tam etki almaz” savunması bu birikimin üzerine oturuyordur.

Öte yandan Türkiye ile Libya arasında çizilen hat, iki ülkenin karşılıklı kıyıları arasındadır. İki devletin denizden komşu olduğu, kendi aralarında hakkaniyete uygun bir sınır çizmelerinin doğal olduğu ve bunun için üçüncü bir ülkenin iznine gerek olmadığı ortadadır. Sınırlandırma anlaşmaları hukuken yalnızca taraflarını bağlar; bu, uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biridir. Yunanistan’ın “aranızda ortak sınır yok” itirazı ise Girit’in araya girdiği iddiasına dayanıyor. Ama tam bu noktada tartışma, Girit’e ne kadar etki tanınacağı sorusuna dönüşüyor; yani Atina’nın argümanı, tartıştığı şeyi önceden varsayarak başlıyor.

 

“Çifte standart” yalnızca bir slogan değildir!

Bu sürecin en rahatsız edici yanı, kuralların kime nasıl uygulandığıdır. 2020’de Yunanistan ile Mısır, Doğu Akdeniz’de kısmi bir deniz yetki alanı anlaşması imzaladı. Anlaşma, Türkiye’nin kıta sahanlığı iddia ettiği bölgenin bir kısmını da kapsıyordu ve Ankara’nın görüşü alınmadı. Ankara’nın sorusu netti: “Üçüncü ülkelerin haklarını gözeten ölçüt o anlaşmaya da aynı titizlikle uygulandı mı?” Şimdi Libya’nın iki meclisi, iki kıyıdaş arasında benzer bir iş yaptığında, Avrupa Komisyonu Başkanı bunu deniz hukukuna aykırı ilan ediyor.

Bu çelişkiyi yalnızca Ankara görmüyor. 2019’da Kahire’de kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu, bölgenin en uzun kıyılarından birine sahip ülkeyi, yani Türkiye’yi, masaya hiç çağırmadı. Enerji hatları, lisans sahaları, sismik çalışmalar Türkiye hariç tutularak planlandı. Böyle bir bölgede, kıyısı en uzun olan ülkeyi dışarıda bırakıp enerji denklemi kurmaya çalışmak, o denklemin istikrarlı olacağı anlamına gelmez. Libya muhtırasının asıl işlevi de buydu. Kapının önüne konmuş kilidin anahtarı olmak.

Sürecin Türkiye’yi Libya üzerinden bir tür “işgalci” ya da “fırsatçı” gibi gösteren okumasına da değinmek gerekir. Libya’nın, Yunanistan’ın arama ruhsatı verdiği bazı sahalarda kendi hak iddiaları olduğu biliniyor. Yani Libya muhtırayı Türkiye’nin hatırı için değil, kendi denizindeki payı korumak için onayladı. Libyalı yetkililerin, muhtıranın Libya’yı siyasi, askerî ve ekonomik bakımdan daha güçlü bir ortak yapacağı yönündeki açıklamaları da bunu gösteriyor. Bir ülkenin parlamentosunun oybirliğiyle aldığı kararı “Türkiye’nin oyunu” diye sunmak, Libyalıların iradesini yok saymaktır. Bu tavır, ironik biçimde, Avrupa’dan gelen vesayetçi bir refleksin yeni bir versiyonu gibi duruyor.

 

Mısır ile yeni bir sayfa mümkün mü?

Mısır’ın bu onaya itiraz ettiğini biliyoruz ve bu sürpriz değil. Kahire, 2020 anlaşmasının sonuçlarını korumak istiyor. Ancak Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin son yıllarda normalleştiğini, büyükelçilerin yeniden atandığını, liderlerin yüz yüze görüştüğünü de unutmamak gerekir. Libya muhtırasının onayı, Mısır açısından da düşünülmesi gereken bir gerçeklik yaratıyor: Kahire Atina’nın tezlerine tamamen ortak olursa kendi hak alanlarından da taviz vermiş olabilir; Türkiye ile doğrudan bir sınırlandırma ise iki ülkeye de daha geniş bir alan açabilir. Türk deniz stratejistlerinin son günlerde sıkça altını çizdiği nokta budur ve bu cazip bir ihtimaldir. Mısır’ın masaya oturup oturmayacağını zaman gösterecek, ama kapı şimdi daha açıktır.

Brüksel’e söylenmesi gerekenler

Avrupa Komisyonu, anlaşmanın üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiğini söylüyor. Fakat AB, Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın taraf olduğu bir uyuşmazlıkta hakem değil, taraflardan birinin yanında durmayı seçmiş bir örgüttür. Türkiye’nin AB sürecindeki tecrübesi, ortak politika üretilen alanlarda bile üye devletlerin ulusal çıkarlarının ağır bastığını defalarca gösterdi. Bu yüzden Brüksel’in bir açıklaması, bir mahkeme kararının yerini tutamaz. Hukuki bir uyuşmazlığın çözüm yeri taraflar arasındaki müzakere masası ya da yargı organlarıdır; basın bildirileri değildir.

Türkiye BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değil ve bunun gerekçesini yıllardır açıklıyor. Sözleşmenin adalara ve kıyıya ilişkin bazı hükümleri, Türkiye gibi çok sayıda adayla çevrili, yarı kapalı denizlerde yaşayan ülkeler için hakkaniyetsiz sonuçlar doğurabiliyor. Türkiye’nin itirazı adaların hakkaniyet ilkesini aşan biçimde değerlendirilmesine karşıdır. Örf ve âdet hukuku ise kıta sahanlığını kıyının doğal uzantısı sayıyor.

Bu denklemin içinde ağırlığı çoğu zaman gözden kaçırılan bir taraf daha vardır. Kıbrıs Türkleri. Adanın doğal kaynaklarında Kıbrıs Türklerinin de hakkı olduğu, Ankara’nın sürekli vurguladığı bir konudur. Güney Kıbrıs yönetiminin tek taraflı olarak lisans verip anlaşma imzalaması, adanın ortak sahiplerinden birini yok sayıyor. Libya muhtırası, bu tek taraflı oldubittilere karşı Türkiye’nin elini güçlendiriyor.

Doğu Akdeniz haritasını uzaktan çizmeye çalışanlar yıllardır aynı hesabı yapıyor. Türkiye’yi kıyısına sıkıştırmak, o denizin masasında ona yer bırakmamak. Bingazi’deki oylama bu hesabın artık tutmadığını gösterdi. Kıyısı olan, nüfusu olan, tarihi olan bir ülkeyi hiçbir harita sonsuza kadar dışarıda bırakamaz. Türkiye elbette kendi bölgesinde ve dünya üzerinde söz hakkına sahiptir ve daima olacaktır…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER