Şehirlerin beton griliğinde, bitmek bilmeyen bir koşuşturmanın içinde akıp gidiyor ömrümüz. Çoğu zaman başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmayı, bastığımız toprağın kokusunu içimize çekmeyi unutuyoruz. Oysa durup soluklandığımızda ve hayatın o büyük resmine uzaktan baktığımızda, her şeyin dönüp dolaşıp üç ulu kavramın dengesinde kilitlendiğini görüyorum: Doğa, insan ve nasip.
Bizler doğadan koptuğumuzu, onu fethettiğimizi sandığımız modern çağda aslında en büyük yenilgiyi aldık. Çünkü insan ne kadar yürürse yürüsün, menzili ancak nasibi kadardır ve o nasip, doğanın kadim kurallarıyla ilmek ilmek işlenmiştir.
Doğanın Öğrettiği Teslimiyet
Doğa, insanın en eski, en dürüst öğretmenidir. Bozkıra, ulu dağlara ya da kendi sessizliğinde akan bir nehre baktığınızda bir şeyi çok net anlarsınız: Doğada aceleye yer yoktur. Bir tohum, vakti gelmeden toprağın altından başını kaldırmaz; bir meyve, mevsimi çatmadan dalında olgunlaşmaz. Doğa, muazzam bir sabırla ve tam bir teslimiyetle işler.
İşte insan, bu döngünün içinde sadece bir yolcudur. Bizler her şeyi hemen elde etmek, zamanı bükmek, her şeye hükmetmek istiyoruz. Ama rüzgarın ne zaman eseceğine, yağmurun ne zaman yağacağına karar veremediğimiz gibi, hayatın bize getireceklerini de tek başımıza dikte edemeyiz. Doğa bize sınırımızı hatırlatır; haddini bilen insan ise huzuru bulur.
İnsanın Çabası: Ekmek ve Alın Teri
Peki, insan bu denklemin neresindedir?
İnsan, çabadır. Toprağa tohumu atmakla yükümlü olan, o tarlayı süren, alın terini toprağın bağrına akıtan biziz. Bizim görevimiz, irademiz ve gücümüz yettiğince gayret etmektir.
Ancak modern insan gayretiyle neticeyi birbirine karıştırıyor. Sanıyoruz ki çok çalışırsak, her şeyi kontrolümüz altında tutarsak her istediğimizi koparıp alabiliriz. Oysa insan sadece tohumu ekebilir, rüzgardan koruyabilir, suyunu verebilir. Gerisi, insanın sınırının bittiği, o görünmez elin devreye girdiği yere kalır.
> “Gayret bizden, tevfik Allah’tan” der eskiler. İnsanın çabası, nasibin kapısını çalan bir tıkırtıdan ibarettir.
Nasip: Gayretin Doğayla Buluştuğu Nokta
İşte tam bu noktada devreye o ulu kavram girer:
Nasip : Nasip, insanın emeğinin doğanın ve evrenin ritmiyle örtüştüğü o görünmez andır.
Siz ne kadar mükemmel bir plan yaparsanız yapın, bir kış gelir ve yolları kapatır; ya da hiç beklemediğiniz bir güneş açar, kurumuş dallarınızı çiçeklendirir.
Nasip inancı, insanı tembelliğe iten bir kadercilik değil, aksine insanı kibirden koruyan muazzam bir kalkandır.
Bize der ki:
Sen elinden geleni yap, gerisini evrenin, yaratıcının ulu nizamına bırak.* Nasibinde varsa, o tohum kayaların arasından bile fışkırır; nasibinde yoksa, en bereketli topraklarda bile kurur gider.
Dengenin Formülü
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatın tadının bu üçlüyü barış içinde yaşatmakta olduğunu anlıyorum.
Doğaya saygı duyacağız;çünkü onun bir parçasıyız ve onun ritmine uymak zorundayız.
İnsan olarak çabalayacağız; yorulacağız, üreteceğiz, içimizdeki potansiyeli sonuna kadar zorlayacağız.
Ve nasibe ram olacağız;** olanı sevinçle, olmayanı ise bir hikmetle karşılayacağız.
Avucumuzda ne kadar çaba olursa olsun, heybemizde sadece nasibimiz kadarını taşıyoruz. Doğanın o dingin sabrını ruhumuza üflediğimiz, çabamızı eksik etmediğimiz ama nihayetinde nasibimize boyun eğdiğimiz gün, işte o gün gerçekten yaşamaya başlayacağız.

YORUMLAR