Bazı yerler vardır; üzerinden yüzyıllar geçse de bir milletin dilinde sıradan bir coğrafya adı olarak kalmaz. Adı anıldığında insanın zihninde dağlardan, nehirlerden, şehirlerden daha büyük bir şey canlanır. Bir başlangıç, bir güç, bir aidiyet duygusu…
Ötüken, Türkler için böyle bir yerdir.
Göktürk Yazıtları’nda Ötüken’in adı gelişigüzel anılmaz. Devletin ayakta kalması, halkın dağılmaması, hakanın kudreti ve Türk ilinin devamı onunla birlikte düşünülür. Bilge Kağan’ın, Ötüken’de oturulursa ilde sıkıntı olmayacağını söylemesi, basit bir yerleşim tavsiyesi değildir. O cümlenin ardında, bugünün insanının da anlayabileceği bir endişe vardır: İnsan kendi merkezinden uzaklaştığında yaşayabilir; hatta rahat da yaşayabilir. Fakat bir süre sonra hâlâ kendisi olarak yaşayıp yaşamadığından emin olamaz.
Ötüken kolay bir hayatın adı değildi. Bozkırın sertliği vardı orada. Soğuk vardı, kıtlık vardı, mücadele vardı. Çin şehirleri ise daha zengin, daha parlak, daha cazipti. İpek, bolluk ve konfor oradaydı. Buna rağmen Tonyukuk’un aklı Ötüken’den ayrılmamaktaydı. Çünkü o, bir milletin her zaman kılıçla yenilmediğini biliyordu. Bazen daha iyi yaşama arzusu, insanı yavaş yavaş başkasının dünyasında eritirdi. Bu bakımdan Ötüken, eski Türkler için bir cennet sayılabilirdi. Ama bu, içinde zahmet bulunmayan bir cennet değildi. Hür kalabilmenin, kendi sözünü söyleyebilmenin, kendi düzeni içinde yaşayabilmenin cennetiydi. İnsan orada üşür, yorulur, savaşırdı; fakat kendisine yabancılaşmazdı.
Ne var ki tarihte hiçbir merkez herkesin gözünde aynı anlamı taşımaz.
Bir yeri yönetenlerin gördüğü ile o yerin dışında kalanların gördüğü aynı değildir. Merkezde duran kişi, baktığı yerde düzen, güven ve bereket görür. Oradan uzaklaşan, uzaklaştırılan ya da artık oraya dönemeyeceğini anlayan kişi ise aynı yere bambaşka bir duyguyla bakar. Onun gözünde orası, belki de kaybettiği hayatın adıdır.
Saha/Yakut Türklerinin inanç dünyasında geçen Ütügen sözü, tam da bu nedenle dikkat çekicidir. Saha/Yakut kozmolojisinde üç dünya bulunur: Aydınlık varlıkların ve yüce ruhların bulunduğu üst dünya, insanların yaşadığı orta dünya ve kötü ruhların yani abasıların bulunduğu alt dünya. Bu alt dünya, korkunun ve sıkıntının hüküm sürdüğü karanlık bir âlemdir. Saha/Yakutlar burası için doğrudan “geniş cehennem” anlamına gelen Ketit Ütügen adını da kullanırlar. Kahramanlık destanlarında ve mitolojik anlatılarda ütügen yahut ütüget, cehennemî dünyanın adı olarak karşımıza çıkar.
İşin insanı durup düşündüren tarafı şudur: Bu Ütügen adının, Türklerin eski kutsal merkezi Ötüken ile ilişkili olduğu birçok araştırmacı tarafından kabul edilmektedir.
Elbette buradan hareketle kesin bir tarih hikâyesi kurmak kolay değildir. Hafıza, kitabeler gibi açık konuşmaz. Bazen bir kelimenin anlamı değişir; fakat o değişimin arkasında hangi yenilginin, hangi göçün, hangi kırgınlığın bulunduğunu tam olarak bilemeyiz. Yine de bazı benzerlikler vardır ki insan onları görmezden gelemez.
Saha/Yakutların atalarıyla, Orhun Yazıtları’nda adı geçen Üç Kurıkanlar arasında ilişki kuran görüşler de bu noktada önem kazanır. Kurıkanlar, Baykal çevresinde yaşayan topluluklar arasında gösterilir. Bazı araştırmacılar onları Sahaların atalarıyla ilişkilendirir. Böyle bir tarihsel bağ gerçekten varsa insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Göktürkler için kut’un, devletin ve kutsal merkezin adı olan Ötüken; merkezin dışında kalanların hafızasında zamanla karanlık dünyanın adı hâline gelmiş olabilir mi?
Bu soru, tarih bilgisinden önce insan tabiatıyla ilgilidir.
Çünkü insan kaybettiği yere, sahip olduğu zamanki gözleriyle bakamaz. Bir evin içinde yaşayanla kapısında bırakılan aynı evi anlatmaz. Birinin huzur bulduğu yer, ötekine ömrü boyunca taşıdığı kırgınlığı hatırlatabilir. Kazananın gözünde zaferin merkezi olan bir şehir, kaybedenin hafızasında sürgünün başlangıcı olabilir.
Belki Ötüken’in Ütügen’e dönüşmesi, tam olarak böyle bir duygunun izidir: Cennet sayılan bir yerin, oradan uzak düşenin zihninde cehenneme dönüşmesi.
Bu mesele eski zamanlara ait bir merak olarak kalmıyor. Bugün de insanlar aynı ülkede, aynı şehirlerde hatta aynı sokaklarda yaşadıkları hâlde aynı hayatı yaşamıyorlar.
Bir toplumda herkes aynı cenneti yaşamaz.
Bazıları güvenlik hissederken bazıları sürekli diken üstünde yaşar. Bazıları geleceğe dair uzun planlar yaparken bazıları görünmez olmaya çalışır. Bazıları konuşurken kendisini o ülkenin doğal sahibi gibi hisseder; bazıları söylediği her sözün bir gün karşısına çıkarılabileceğini düşünür.
Toplumların gerçek kırılması tam burada başlar: Aynı ülkenin insanları artık birbirinin gördüğü dünyayı anlayamaz hâle geldiğinde.
Merkezde duranlar için kapılar açıktır. Bu yüzden ortada duvar olmadığını sanırlar. Sesleri duyulduğu için herkesin konuşabildiğine inanırlar. Kendilerini güvende hissettikleri için başkalarının korkusunu gereksiz bulabilirler. Oysa bir başkasının yaşadığı dünyada aynı sessizlik huzur değil yorulmuşluğun işareti olabilir.
İnsan her zaman uzak diyarlara gönderilerek sürgün edilmez. Bazen kendi ülkesinde de dışarıda bırakılmış gibi yaşar. Sokaklarını bilir, dilini sever, toprağına bağlıdır. Ama bir sabah, o toprağın üzerinde kendisine ayrılan yerin giderek daraldığını hisseder. İşte o zaman başkalarının cennet diye anlattığı yer, onun içinde yavaş yavaş cehenneme dönüşür.
Ötüken ile Ütügen arasındaki bağ, ister tarihî bir dönüşümün izi olsun ister hafızanın kurduğu büyük bir sembol, bize önemli bir şey hatırlatıyor: Bir yeri anlamak için orada huzur içinde oturanların anlattıklarını dinlemek yetmez. Bir de kapının dışında kalanlara bakmak gerekir.
Tarih çoğu zaman kazananların cennetini yazar. Kaybedenlerin cehennemi ise kelimelerde saklanır.
Ötüken, birileri için kut’un merkeziydi.
Ütügen, belki de o merkezin dışında kalanların içinde büyüyen karanlığın adı oldu.
Bir ülkenin gerçekten ortak yurt olup olmadığını anlamak için de en çok bu soruya kulak vermek gerekir: aynı göğe bakarken, neden bazıları cenneti, bazıları cehennemi görüyor?

YORUMLAR