Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Filistin Topraklarında Herzl’ın Planı: Siyonist İşgal

Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, Doğu Kudüs’te yaşanan vahşeti, kameralara yansıyan sivil katliamlarını ve nesiller boyu süren mülksüzleştirme politikasını anlamak için bugünün haber bültenlerine bakmak yetmez. Karşımızdaki tablo, anlık bir güvenlik krizi ya da bölgesel bir anlaşmazlık değildir. Karşımızdaki tablo, tam 130 yıl önce Avrupa’nın göbeğinde, masada kaleme alınmış, sömürgeci bir mantıkla adım adım örülmüş sistematik bir işgal planının bugünkü kanlı sonucudur.

Herzl’ın Masasında Kurulan Devlet

Tarihin sayfalarını 1896 yılına çevirelim. Budapeşte doğumlu yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl, “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) adlı kitabını yayımladığında ortada ne bir savaş vardı ne de bugünkü anlamda bir çatışma. Herzl’ın yazdığı metin, dini bir adanmışlıktan ziyade soğuk, mekanik ve sömürgeci bir manifesto, adeta bir şirketin fizibilite raporuydu. O dönemde Yahudi halkı için toprak aranırken ilk seçenek Filistin bile değildi, Arjantin toprakları masadaydı. Coğrafyanın bir önemi yoktu, önemli olan, Batı emperyalizminin gölgesinde kurulacak, oradaki yerel halkı yok sayacak bir egemenlik alanı yaratmaktı. 1897’de I. Siyonist Kongre toplandığında Herzl günlüğüne o kibirli ve tarihi notu düşüyordu: “Ben bugün burada Yahudi devletini kurdum. Belki 5 yıl, kuşkusuz 50 yıl içinde herkes bunu böyle görecek.”

Bu sözler, tesadüfi bir kehanet değil, uzun vadeli bir stratejinin ilanıydı. Siyonizm, Doğu Avrupa’daki dindar Yahudi kitleleri peşinden sürükleyebilmek için Arjantin’i bir kenara bırakıp yönünü tamamen Filistin’e, Siyon idealine çevirdi. Oklarını çevirdiği yerde ise büyük bir tarih, köklü bir kazı vardı, o topraklarda asırlardır yaşayan, kök salmış, zeytin ağaçlarını diken bir Filistin halkı vardı. O halde işgal, önce zihinlerde ve cüzdanlarda başlamalıydı.

Toprak Satın Alarak Başlayan İşgal

1901 yılında kurulan Yahudi Ulusal Fonu (JNF), bu planlı işgalin ilk finansal silahı oldu. Dünyanın dört bir yanından toplanan paralarla, Filistin’de yaşamayan, Şam’da, Beyrut’ta oturan feodal toprak sahiplerinden sistematik olarak araziler satın alınmaya başlandı. Ardından “İbranî Emeği” adı verilen ırkçı bir politika devreye sokuldu, satın alınan bu topraklarda yerel Filistinli köylülerin çalışması yasaklandı. Amaç, Filistin halkını kendi topraklarında önce ekonomik olarak boğmak, mülksüzleştirmek ve ardından demografik bir temizliğe zemin hazırlamaktı.

İsrail, ilan edildiği 1948 yılında aniden gökten zembille inmedi. Arkasında, 1900’lerin başından itibaren parayla, fonlarla, gizli anlaşmalarla ve yerel halkı yok sayan sömürgeci bir akılla örülmüş sistematik bir hazırlık evresi vardı. Masada çizilen haritalar, sahada dökülecek kanın ilk habercisiydi.

İngiliz Emperyalizmi ve Balfour Deklarasyonu

Plan kusursuzca yürütülüyordu ancak siyonist sermayenin yerel halkı mülksüzleştirme çabası, tek başına bir devlet kurmaya yetmezdi. Siyonizmin parayla kurduğu bu çarkın dönmesi için küresel bir hamiye, sömürgeci bir silaha ihtiyaç vardı. İşte o silah, I. Dünya Savaşı’nın kanlı meydanlarından süzülüp gelen İngiliz emperyalizmi oldu.

Tarih, 2 Kasım 1917. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, tarihin en büyük ve en pervasız hukuksuzluklarından birine imza atarak siyonist hareketin lideri Lord Rothschild’a bir mektup gönderdi. Balfour Deklarasyonu olarak tarihe geçen bu mektup, sömürgeciliğin zirve noktasıydı. İngiltere, kendisine ait olmayan, üzerinde hiçbir hukuki hakkı bulunmayan bir Filistin toprağını, orada hiç yaşamamış bir topluluğa “ulusal yurt” olarak vadetti. Ev sahibi Filistin halkıydı ama evin tapusunu İngiltere dağıtıyordu. Yerel halkın adı mektupta bile anılmıyor, onlardan sadece “Yahudi olmayan topluluklar” diye bahsediliyordu. İşgalin ilk hukuki meşruiyeti, bu sömürgeci mürekkeple yazıldı.

Mandater Yönetim: Filistinliler İçin Esaret, Siyonistler İçin Kuluçka

Savaşın ardından bölgede kurulan İngiliz Manda yönetimi, Filistinliler için tam bir esaret, siyonistler içinse askeri bir kuluçka dönemi oldu. İngiliz askerlerinin gözetiminde, Avrupa’dan Filistin kıyılarına devasa Yahudi göç dalgaları organize edildi. Filistinliler bu demografik istilaya ve topraklarının altlarından kayıp gitmesine karşı 1936’da Büyük Arap İsyanı’nı başlatarak direndiğinde, karşılarında İngiliz ordusunun acımasız dipçiklerini buldular. İngiltere, Filistinlilerin en küçük hak arama çabasını kanla bastırdı, köylerini bombaladı, liderlerini sürgün etti ve Filistin halkını tamamen silahsızlandırdı.

Fakat aynı İngiltere, gözünün önünde büyüyen siyonist canavara karşı kör ve sağırdı. Yahudi göçmenlerin kurduğu Haganah, Irgun ve Stern gibi yeraltı terör örgütlerinin silahlanmasına, askeri kamplar kurmasına, tüneller kazmasına adeta göz yumuldu, bazen bizzat lojistik destek sağlandı. Filistinliler tamamen savunmasız bırakılırken, işgalin vurucu gücü olacak kanlı çeteler İngiliz gölgesinde adım adım profesyonel bir orduya dönüştürülüyordu.

BM Paylaşım Planı ve Nekbe

İngiltere 1947 yılında bölgeden çekileceğini açıklayıp topu Birleşmiş Milletler’e attığında, sahne bir kez daha masada harita çizen sömürgeci akla bırakıldı. BM, nüfusun ve toprak mülkiyetinin ezici çoğunluğuna sahip olan Filistinlilere toprakların azınlığını bırakırken, nüfusun üçte birini oluşturan ve toprakların sadece %6’sına sahip olan Yahudi azınlığa Filistin’in %55’ini peşkeş çeken bir “Paylaşım Planı” sundu. Bu plan, küresel güç dengelerinin bölgede ki tesciliydi. Ve nihayet, 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin ilan edilmesiyle birlikte, masadaki sömürgeci plan sahada tam bir etnik temizliğe dönüştü. Filistinlilerin hafızasında asla kapanmayacak bir yara olan Nekbe (Büyük Felaket) başladı. İngilizlerin silahlandırdığı siyonist çeteler, savunmasız Filistin köylerine saldırdı. Deyr Yasin’de yüzlerce sivil, kadın ve çocuk acımasızca katledildi. Bu katliamların yarattığı dehşet dalgasıyla, 700 binden fazla Filistinli evlerini, topraklarını, zeytinliklerini arkalarında bırakarak, bir gün geri dönme ümidiyle paslı anahtarlarını ceplerine koyup mülteci konumuna düştü. Siyonizm, yarım asır önce Theodor Herzl’ın masasında tasarladığı devleti, 1948’de Filistinlilerin kanı, gözyaşı ve çalınan toprakları üzerine, tam da planlandığı gibi kurmuştu. İsrail’in varlığı, başından beri sistematik bir işgalin ve büyük bir uluslararası ihanetin eseriydi.

1967: İşgalin İkinci Perdesi

1948 yılında çalınan topraklar üzerinde yükselen İsrail, zulmünü mülteci kamplarına hapsettiği Filistin halkının sessizce yok olacağını düşündüyse de yanılıyordu. Siyonist işgal, doğası gereği doymak bilmeyen bir canavardı ve haritasını genişletmek için yeni kanlı virajlara ihtiyacı vardı.

O viraj, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı ile dönüldü. İsrail, 1948’de yarım bıraktığı işi tamamlamak üzere saldırıya geçerek Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni de tamamen işgal etti. Masada çizilen o sömürgeci harita, Filistin’in geriye kalan son nefes borularını da tıkamıştı. Bu tarihten itibaren Batı Şeria, adım adım yükselen utanç duvarlarıyla, kontrol noktalarıyla parçalara ayrılan bir bölgeye, Gazze ise etrafı tellerle çevrilmiş, denizden, karadan ve havadan kuşatılmış, dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürüldü. Filistin halkının sadece toprakları değil, su kuyuları, zeytin ağaçları, gökyüzü ve en temel insani onurları bile işgal altındaydı.

Direnişin Doğuşu: Birinci İntifada

Dünyanın ikiyüzlü diplomasisi, Birleşmiş Milletler’in kâğıt üzerinde kalan ve hiçbir yaptırımı olmayan yüzlerce “kınama” kararı, Filistin halkının yarasına merhem olamadı. Batı, işgalciyi şımarttıkça işgalci daha da arsızlaştı. İşte tam bu noktada, sosyolojinin ve tarihin değişmez kuralı devreye girdi. Baskı varsa, direniş doğaldır ve meşrudur. Dünya tarihi, Fransa’nın Nazi işgaline karşı canı pahasına direnen partizanlarını, Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı silah kuşanan evlatlarını “özgürlük savaşçısı” olarak yazdıysa, Filistin halkının da kendi vatanını koruma mücadelesini aynı onurlu sayfaya yazmak zorundadır. Tarih, 1987 yılını gösterdiğinde Filistin halkının sabır taşı çatladı. Tanklara karşı taşlarla, sapanlarla ayağa kalkan çocukların başlattığı Birinci İntifada’nın (Ayağa Kalkış) küllerinden, sivil ve diplomatik yalanlara artık karnı tok olan, kendi öz gücüne dayanan bir hareket doğdu. Hamas (İslami Direniş Hareketi).

Hamas: Sebep Değil Sonuç

Hamas’ın tarihsel haklılığını anlamak için propaganda mekanizmalarının algı duvarlarını yıkmak gerekir. Batı medyasının ve siyonist aklın el birliğiyle ürettiği “terör” parantezi, tarihi tersten okutma çabasından başka bir şey değildir. Hamas bir sebep değil, bir sonuçtur. Eğer 1900’lerin başından beri sistematik bir işgal, sömürgeci bir mülksüzleştirme, katliamlar, tehcirler ve kuşatmalar olmasaydı, Hamas diye bir yapı zaten var olmayacaktı. Eviniz işgal edilmişse, aileniz mülteci kamplarına sürülmüşse, çocuklarınız kurşunların hedefiyse ve dünya bu vahşeti sadece izliyorsa, elinize silah alıp vatanınızı savunmaktan daha doğal ne olabilir? Hamas, kurulduğu günden itibaren işgale karşı teslimiyeti seçen sahte uzlaşma masalarını reddetti. Çünkü biliyordu ki, Theodor Herzl’ın masasında kaleme alınan sömürgeci manifesto, Filistin’in tamamını yutmadan durmayacaktı. Hamas’ın silahlı mücadelesi, toprağını, onurunu, kutsal mekânlarını ve en önemlisi Filistin halkının var olma iradesini koruma kalkanıdır. Hamas, Filistin’in meşru, haklı ve tarihsel savunma gücüdür. Asıl terör, bir asırdır devlet gücüyle çocukları katleden, toprak çalan ve bir halkı yeryüzünden silmeye çalışan siyonist mekanizmadır. Hamas, bu canavarlığa karşı “Biz hâlâ buradayız ve bu topraklar bizim” demenin silahlı adıdır.

7 Ekim: Patlayan Bir Asrın Öfkesi

Takvimler 7 Ekim 2023 sabahını gösterdiğinde, dünya sarsıcı bir patlamayla uyandı. Siyonist propaganda mekanizması ve onun batılı hamileri, o sabahı “durup dururken başlayan, sebepsiz bir terör saldırısı” olarak dünyaya pazarlamaya çalıştı. Oysaki 7 Ekim, asırlık bir birikimin, yıllardır Gazze’yi nefessiz bırakan boğucu ablukanın, Batı Şeria’da her gün çalınan toprakların ve Kudüs’ün çiğnenen onurunun patlama noktasıydı. 7 Ekim sabahı, dünyanın en lüks hapishane duvarları, o duvarları örenlerin tepesine yıkıldı. Aksa Tufanı, köleleştirebileceklerini, açlıkla terbiye edebileceklerini ve sessizce yok edebileceklerini sandıkları bir halkın, işgalcinin yüzüne çarptığı muazzam bir özgürlük çığlığıydı. İşte bu yüzden Hamas, 7 Ekim günü insanlık onurunun meşru savunucusu olarak tarih sahnesindeydi.

Gazze’de Canlı Yayınlanan Yıkım

Bu hamle karşısında askeri ve istihbari kibri yerle bir olan İsrail, asırlık işgalci ve suçlu kimliğini saklama gereği bile duymadan, tarihin gördüğü en barbarca reflekslerden birini verdi. Yüz yılı aşkındır adım adım işledikleri o mülksüzleştirme ve yok etme planı, bu kez canlı yayınlarda, dünyanın gözü önünde soykırıma dönüştü. Hastaneler, okullar, mülteci kampları bombalandı, bebekler kuvözlerde ölüme terk edildi, Gazze’de taş üstünde taş bırakılmadı. Can kaybı 75 bini aşarken, dünya devletleri bu vahşeti sadece izledi. Siyonizm’in unuttuğu bir şey vardı. Katliamın boyutu arttıkça, suçlulukları tüm çıplaklığıyla ifşa oluyor, insanlığın vicdan mahkemesinde mahkûm ediliyorlardı.

Liderler Ölür, Direniş Kalır

Siyonist akıl, liderleri öldürerek bu asırlık direnişi bitirebileceğini sandı. İsmail Haniye’yi korkakça bir suikastla katlettiler, Yahya Sinvar’ı elinde bir tahta parçasıyla son nefesine kadar tanklara karşı savaşırken şehit ettiler, geçtiğimiz günlerde el-Kassam’ın sarsılmaz komutanı İzzettin el-Haddad’ı hedef aldılar. Fakat yanıldılar. Kökleri 130 yıl öncesine, topraklarına zeytin ağaçları gibi tutunmuş bir halkın adalet arayışı, liderlerin ölümüyle kurumaz. Aksine, dökülen her damla kan, toprağa düşen yeni bir direniş tohumudur.

2026: Küresel Vicdan Cephesi

Bugün içinde bulunduğumuz 2026 yılında bu mücadele, sadece Gazze’nin dar sokaklarında değil, küresel bir vicdan cephesinde veriliyor. Dünyanın dört bir yanında sivil tüketicilerin ekonomik bir silah olarak kuşandığı boykot dalgası, işgale sermaye sağlayan devasa şirketlerin kalelerini sarsıyor. Devasa markalar itibar ve ciro kaybederken, insanlık “Ben bu suça ortak olmayacağım” diyor. Dahası, daha birkaç gün önce, Mayıs 2026’da Akdeniz’e açılan Küresel Sumud Filosu gibi sivil hareketler, dünyanın her yerinden aktivistlerin, sanatçıların gövdelerini siyonist donanmanın karşısına dikerek o deniz ablukasını sivil vicdanla delmeye devam ediyor. İsrail, aktivistleri kelepçeleyip limanlarında alıkoysa da, sivil direnişin dalgalarını durduramıyor.

Türkiye’de Filistin Hassasiyeti

Bugün Filistin meselesi söz konusu olduğunda, sadece sokaklarda değil, devletin en üst makamlarında da açık bir tavır ortaya koyan ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Türkiye’de milyonlarca insan için Filistin davası, yalnızca diplomatik bir mesele değil, vicdanî, tarihî ve insani bir sorumluluk olarak görülmektedir. Gazze’de yaşanan katliamlar karşısında Türkiye toplumunun çok büyük bölümü, işgale karşı Filistin halkının yanında saf tutmuş, meydanlardan üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarından yardım organizasyonlarına kadar geniş bir dayanışma hattı oluşmuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da yıllardır Filistin konusunda en sert çıkışları yapan liderlerden biri olmuştur. Erdoğan, Hamas’ın bir “terör örgütü” değil, “topraklarını savunan mücahitler grubu” olduğunu ifade ederek, Batı’nın İsrail’e yönelik koşulsuz desteğini sert şekilde eleştirmiştir. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü saldırıları “tarihin en kanlı ve en vahşi saldırılarından biri” olarak nitelendiren Erdoğan, Filistin halkının yanında olduklarını defalarca ilan etmiştir. Cumhur İttifakı’nın diğer büyük ortağı olan Devlet Bahçeli de benzer biçimde Hamas’a yönelik “terör örgütü” söylemlerine karşı çıkmıştır. Bahçeli, “Hamas’a terör örgütü demek, katledilen bebeklere, kuşatma altındaki Gazze’ye sırt dönmektir” diyerek Filistin direnişine destek veren açıklamalarda bulunmuştur. Bu söylemler, Türkiye siyasetinin farklı damarlarında dahi Filistin konusunda ortak bir hassasiyet bulunduğunu göstermektedir.

Boykotlar, Yardım Gemileri ve Sivil Dayanışma

Türkiye’nin Filistin’e yönelik desteği yalnızca siyasi açıklamalarla sınırlı kalmamış, insani yardım faaliyetlerinden diplomatik girişimlere, meydanlardaki kitlesel protestolardan uluslararası platformlardaki çağrılara kadar çok geniş bir alana yayılmıştır. Gazze’ye gönderilen yardım gemileri, hastaneler için toplanan destekler, boykot kampanyaları ve sivil dayanışma hareketleri, Türk halkının Filistin meselesini yalnızca uzaktaki bir dış politika konusu olarak değil, doğrudan insanlık vicdanının bir sınavı olarak gördüğünü ortaya koymuştur.

Paslı Anahtarlar ve Bitmeyen Direniş

130 yıl önce Theodor Herzl’ın masasında, sömürgeci bir hırsla, parayla, fonlarla ve gizli anlaşmalarla kaleme alınan “Yahudi Devleti” manifestosu, bugün haritalarda ne kadar genişlemiş görünürse görünsün, ahlaken ve vicdanen tamamen çökmüştür. Karşısında ise yarım asır önce paslı anahtarlarını cebine koyup evinden çıkan, ama o anahtarı bugün torunlarına bir namus sözü olarak devreden sarsılmaz bir Filistin iradesi vardır. Tarih, tanklara karşı taşla, uçaklara karşı inançla, ambargolara karşı boykot ve Sumud filolarıyla direnenleri haklı yazacaktır. Ve o tarihin şanlı sayfalarında Hamas, vatanı, toprağı ve onuru için silah kuşanan, işgalci canavarın zincirlerini kıran meşru bir direniş destanı olarak ebediyen yaşayacaktır.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER