Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Eyüp Can Kahraman / Yazar
Eyüp Can Kahraman / Yazar

Sen Karar Vermeden Önce Çoktan Karar Verilmişti

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Dünyaya geldiğimizde kim olduğumuzu bilmeyiz. Doğduğumuz ortamda bir isim, bir aile, bir dil ve bir kültür biz daha düşünemeden verilmiştir. Fakat düşünmeye başladığımız zamanla şu soruyla karşılaşırız: Bana, ben istemeden de olsa verilenler gerçekten beni mi oluşturuyor, yoksa ben kendimi tercihlerimle mi var ediyorum? Belki de kimlik, doğuştan gelen, değişmez dediğimiz bir öz değildir. Ailemiz ve içinde bulunduğumuz toplum bize bir başlangıç sunar ve yaşadıklarımız bizi şekillendirir ve deneyimlerimizin birer ürünü oluruz farkında olmadan, fakat seçimlerimiz bizi yeniden kurar. Çünkü insan sadece kendisine sunulanlardan ibaret değildir; onlara yüklediği anlamla da kendisini oluşturur. Bu yüzden “Ben kimim?” sorusunun kesin bir cevabı olmayabilir. Belki insan, kendini bulduğu anda değil, kendini sorgulamaktan vazgeçmediği sürece vardır. Çünkü kim olduğumuz, yalnızca nereden geldiğimizle değil, kim olmayı tercih ettiğimizle de ilgilidir.

Yine yazımın başında belirttiğim gibi doğduğumuz anda aslında bazı şeyleri seçemeyiz. Hangi ailede doğacağımızı, hangi ülkede büyüyeceğimizi, hangi dili konuşacağımızı, nasıl bir ekonomik ortamda yetişeceğimizi, hangi dine inanacağımızı veya toplumun bize hangi değerleri aktaracağını belirleyemeyiz. Yani bir anlamda yaşayacağımız hayatın ilk sayfaları bizim tarafımızdan yazılmaz. Bize bir isim verilir, bir aileye ait oluruz ve zamanla o ailenin alışkanlıklarını, korkularını, değerlerini ve inançlarını öğreniriz. Çocuk, dünyayı önce kendi gözlerinden değil, kendisine gösterildiği pencereden görür ve tanır. İyi ve kötünün ne olduğunu, neyin yanlış neyin doğru olduğunu, neyin günah neyin sevap olduğunu, kimleri sevmeyi veya kimlerden uzak durmamız gerektiğini çoğu zaman çevremizden bize gösterilen pencereden görür ve öğreniriz. Böyle baktığımızda kimliğimizin temellerini attığımız önemli bir bölümünün aslında bize ait olmadan önce şekillendirildiğini söyleyebiliriz.

Psikanalistin kurucusu Sigmund Freud’un düşünceleri de bu noktada bir hayli önem kazanır. Freud, davranışlarımızın yalnızca akli ve bilinçli kararlarımızla açıklanamayacağını, çocukluk deneyimlerimizin ve bilinçdışı süreçlerimizin yetişkinlikteki kişiliğimizi etkileyebileceğini savunur. Yani ne yaparsak yapalım geçmişimizden sandığımız kadar kolay kurtulamayız. Çocukken yaşadığımız bir olay, (bunu kötü sadece bir olay olarak algılamayalım olumlu da olabilir) gördüğümüz bir davranış veya ailemizle kurduğumuz ilişki yıllar sonra bile bizim insanlara olan yaklaşımımızı, korkularımızı ve kendimiz hakkındaki düşüncelerimizi etkileyecektir. Sanki bazen yönetiliyormuşuz gibi neden böyle davrandığımızı bile bilmeden yaptıklarımızdan pişmanlık duyarız. Bir insana gereğinden fazla öfkelenir, bir olaydan gereğinden fazla korkar veya sürekli onaylanma ihtiyacı hissederiz. Belki de bugün verdiğimiz bazı tepkilerin kökü, geçmişte henüz kendimizi tanımadığımız yıllarda (bilinçdışında) saklıdır.

Fakat insan yalnızca geçmişinin bir ürünü değildir. Eğer öyle olsaydı, değişmek ve kendimizi yeniden şekillendirmek mümkün olmazdı. İşte tam da burada, Sigmund Freud’un yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Alfred Adler’in düşünceleri bizlere farklı bir kapıyı aralar. Adler, insanın geçmişinden etkilendiğini kabul etmekle birlikte, geleceğe yönelik amaçlarının ve yaşadıklarına yüklediği anlamın da en az geçmiş kadar önemli olduğunu düşünür. Ona göre insan yalnızca başına gelenlerden ibaret değildir; asıl önemli olan, başına gelenlerle ne yaptığı ve bunlarla nasıl başa çıktığıdır. Örneğin aynı olay, iki farklı insanın hayatında tamamen farklı sonuçlar doğurabilir. Bir insan yaşadığı bir başarısızlığın ardından kendisini işe yaramaz ve değersiz görebilirken, başka biri aynı başarısızlığı kendisini geliştirmek için bir fırsat olarak değerlendirebilir. Dolayısıyla bizi yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımız karşısındaki tepkilerimiz ve onlara yüklediğimiz anlam da şekillendirir.

Belki de insanın hikayesini belirleyen şey, geçmişte ne yaşadığı kadar, o yaşantıya bugün nasıl baktığıdır. Çünkü aynı geçmiş, farklı bir bakış açısıyla bambaşka bir geleceğin başlangıcı olabilir. Geçmişimizi değiştiremeyiz; ancak geçmişimize verdiğimiz anlamı değiştirebiliriz. Ve belki de değişimin başladığı yer tam olarak burasıdır: Yaşadıklarımızı değiştirmekten önce, onlara nasıl baktığımızı fark etmek. Bu noktada insanın kendisine şu soruyu sorması önem kazanır: “Beni bugün olduğum kişi yapan gerçekten yaşadıklarım mı, yoksa yaşadıklarıma yüklediğim anlam mı?” Belki de bu sorunun peşinden gitmek, insanın kendisini ve hayatını yeniden anlamlandırmasının ilk adımıdır.

Bu noktada kimlik, hazır bulunan bir cevap olmaktan çıkar ve bir yolculuğa dönüşür. İnsan hayatı boyunca kendisine ait sandığı birçok şeyi yeniden sorgular. Çocukken ailesinin düşüncelerini aslında kendi düşünceleriymiş gibi zanneder, büyüdükçe bazılarını kabul eder, bazılarını reddeder. Gençken toplumun kendisine biçtiği kimlikle kendi olmak istediği kişi arasında kalabilir. Bazen ailesinin istediği insan olmakla kendi istediği insan olmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. İşte insanın, diyebilir ki gerçek anlamda kendisi olmaya başladığı yer belki de tam burasıdır: Kendisine verilen kimliği sorgulamaya başladığı an.

Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’un düşüncelerinde ise insanın kendi iç dünyasını tanıması önemli bir yere sahiptir. Jung’a göre insanın içinde yalnızca dışarıya gösterdiği kişilik yoktur. Bilirsiniz kendimize bile göstermek istemediğimiz, bastırdığımız veya kabul etmekte zorlandığımız taraflarımız vardır. İnsan bazen kendisini sadece iyi özellikleri üzerinden tanımak ister. Güçlü, başarılı, sevilen veya dürüst biri olduğuna inanmak hoşuna gider ve onu motive eder. Fakat insanın gerçek kimliği yalnızca toplumun beğendiği, takdir ettiği yönlerinden oluşmaz. Bizim tüm olumlu dediğimiz yanlarımız yanında kıskançlıklarımız, korkularımız, öfkelerimiz, zayıflıklarımız ve çelişkilerimiz de bir parçamızdır. Kendimizi gerçekten tanımak, yalnızca sevdiğimiz taraflarımıza değil, görmek istemediğimiz, yüzleşemediğimiz taraflarımıza da bakabilmeyi gerektirir.

Burada kimlik ile aidiyet arasındaki bağ da kendini belli eder. İnsan yalnızca “Ben kimim?” diye sormaz; aynı zamanda “Ben nereye aitim?” diye de sorar. Çünkü insan tek başına bir varlık olmadığı gibi sosyal de bir varlıktır. Bir aileye, bir arkadaş grubuna, bir topluma, bir kültüre veya bir düşünce dünyasına ait olma ihtiyacı taşır. Aidiyet hissi bize güven verir. Bir yere ait olduğumuzu hissettiğimizde kendimizi daha anlamlı ve güvende hissederiz. Fakat aidiyet hissi bazen kimliğimizi zorlayabilir ve sınırlandırabilir. Çünkü ait olduğumuz grubun beklentilerini karşılamak ile kendi içimizde olmak istediğimiz kişi birbirinden farklı olabilir. Bazen kabul edilmek için kendimizden vazgeçeriz. Başkalarının (toplum, aile, kültürel bağları, çevresi) görmek istediği kişiye dönüşür ve bir süre sonra aynaya baktığında kendi yüzünü değil, toplumun ona verdiği yüzü görmeye başlar.

Belki de insanın kendi içindeki en zor mücadelesi burada başlar: Bir yere ait olurken kendine ait kalabilmek. Ailemizin çocuğu, bir toplumun üyesi, bir arkadaş grubunun parçası olabiliriz; fakat bütün bunların arasında kendimizi bulmamız ve bunu kaybetmememiz gerekir. Çünkü aidiyet, insanın kendisini yok etmesi değil, kendisini kaybetmeden başkalarıyla bağ kurabilmesidir. Gerçek anlamda ait olmak, adına ne dersek diyelim olduğumuz benlik, kişilik, karakterle kabul edilmek ve de kabul edilmek için başka birine dönüşmek zorunda kalmamaktır. Bu yüzden “Kimlik doğuştan mı gelir, yoksa inşa mı edilir?” sorusuna tek bir cevap vermek mümkün olmasa gerektir. bazı özelliklerimiz evet doğuştan gelir; mizacımız, bedenimiz, biyolojik yapımız ve belli eğilimlerimiz başlangıç noktamızı oluşturur. Fakat başlangıç noktamız, varacağımız yeri belirlemez. Aile, toplum, kültür, eğitim, ilişkiler, acılar, sevinçler ve tercihler kimliğimizi zaman içinde şekillendirir. Yani insan doğuştan ölüme kadar hem kendisine verilenlerle başlar hem de onları dönüştürerek kendisini oluşturmakla bir hikaye yazar.

Belki de bütün bunların sonunda “Ben kimim?” sorusuna kesin ve değişmez bir cevap vermek mümkün değildir. Çünkü insan, hayatının başında kendisine verilen bir kimlikle yola çıksa da yol boyunca o kimliği sorgular, bazı parçalarını kabul eder, bazılarını reddeder, bazılarını ise yeniden anlamlandırır. Geçmişimiz bizi etkiler ama bizi bütünüyle belirlemek zorunda değildir. Ait olduğumuz yerler bizi şekillendirir ama kim olduğumuzu bütünüyle tanımlamak zorunda değildir. İçimizde görmek istemediğimiz taraflarımız olabilir ama onlar da hikayemizin bir parçasıdır. Belki insanın kendisi olma yolculuğu, kendisine verilenleri inkar etmekte değil; onları tanımakta, anlamakta ve hangilerini yanında taşıyacağına kendisinin karar vermesindedir. Çünkü kimlik, bize doğduğumuz anda teslim edilen tamamlanmış bir hikaye değil; yaşadıklarımız, seçimlerimiz, ilişkilerimiz, yüzleşmelerimiz ve vazgeçişlerimizle hayat boyunca yeniden yazdığımız bir hikayedir. Ve belki de insanın en büyük özgürlüğü, geçmişte kim olduğunu değiştirememesinde değil, bundan sonra kim olacağına hâlâ karar verebiliyor olmasındadır. Sonunda geriye belki tek bir soru kalır: Bize verilen hayatın içinde, kendimiz olmaya ne kadar cesaret edebiliyoruz?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER