Bir toplumun gücü, yetiştirdiği insan tipinde görünür. Kurumlar, şehirler, teknoloji ve ekonomik büyüklük bir dönemin kudretini gösterebilir; fakat bir kültürün derinliğini, kendi içinden nasıl şahsiyetler çıkarabildiğine bakarak daha iyi anlayabiliriz.
Bu yüzden bugün sormamız gereken soru rahatsız edici ölçüde basittir: Neden artık bir Dede Korkut çıkaramıyoruz?
Belki sorunun kendisi bile dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü Dede Korkut, Karacaoğlan ya da Neşet Ertaş, kusursuz bir kültürel iklimin rahat ürünleri değildi. Onların dünyasında gurbet vardı, yoksulluk vardı, dışlanma vardı, geçim sıkıntısı vardı, geleneğin insanı daralttığı anlar da vardı. Kalıcı şahsiyetler çoğu zaman huzurun içinden çıkmaz, gerilimin içinden çıkar. İnsan, yaşadığı kültüre bütünüyle uymaktan ziyade onunla hesaplaşırken kendi sesini bulduğu için de büyür.
Karacaoğlan’ın şiirinde yolun, ayrılığın ve gurbetin bu kadar geniş yer tutması boşuna mıdır sanıyoruz? Neşet Ertaş’ın sesinde mahcubiyetle itirazın, sevgiyle kırgınlığın yan yana durması da aynı biçimde okunabilir. Bu insanların taşıdığı kültür, onları besleyen bir zemin olduğu kadar sınayan bir dünyaydı.
Aksakal meselesine de bu yüzden tek yönlü bakmamak gerekir. Geleneksel toplumlarda yaş ve tecrübe daha yüksek bir otoriteye sahipti; fakat her otorite hikmet üretmiyordu. Gelenek bazen koruyor, bazen bastırıyordu. Modern bireyin ortaya çıkışı, bu otoritelerin çözülmesiyle birlikte itiraz alanını genişletti ve insanın kendi kararlarını daha fazla sahiplenmesini mümkün kıldı.
Fakat otoritenin çözülmesiyle tecrübenin değersizleşmesi aynı şey değildir. Bugün yaşlı insan çok, aksakal az görünüyorsa bunun bir nedeni de tecrübeye verdiğimiz ağırlığın değişmiş olması olabilir. Eskiden fazla güçlü olan ortak ölçüler insanı sınırlayabiliyordu; bugün ise ölçüsüz bir ses bolluğu içinde hangi söze güveneceğimizi seçmek zorlaşıyor.
Tam bu noktada çağımızın hız rejimi devreye giriyor. Dijital kapitalizm dikkati ölçüyor, sıralıyor ve paraya çeviriyor. “Tık” ekonomisi bir düşüncenin doğruluğundan önce dolaşım hızını, bir sanat eserinin derinliğinden önce etkileşimini, bir insanın olgunluğundan önce görünürlüğünü ödüllendirebiliyor. Algoritmalar neyi sevdiğimizi öğrenirken, zamanla neyi seveceğimizi de biçimlendirme gücü kazanıyor.
Bu ortamda şahsiyetin oluşması zorlaşıyor. Çünkü şahsiyet zaman ister; denemeyi, susmayı, yanılmayı, geri dönmeyi ve kendi sesinden şüphe etmeyi gerektirir. Dijital düzen ise kesintisiz görünürlük talep eder. Sanatçının olgunlaşmasını beklemeden içerik ister; düşünürün fikrinin tamamlanmasını beklemeden pozisyon ister, gencin kim olduğunu bulmasına fırsat vermeden hangi kimliklerin daha çok karşılık gördüğünü gösterir.
Bununla birlikte dijital alanı bütünüyle yıkıcı görmek de kolaycılık olur. Aynı mecralar merkez dışında kalan seslere ulaşma imkânı veriyor, bağımsız üretimi mümkün kılıyor, küçük çevrelerin dünyaya açılmasını sağlıyor. Sorun aracın kendisinden çok, onun hangi insan tipini ödüllendirdiğinde ortaya çıkıyor. Hızlı tüketilen, kolay sınıflandırılan ve sürekli görünür kalan kişi öne çıkarken, uzun sürede oluşan daha karmaşık şahsiyetler kendilerine daha dar bir alan bulabiliyor.
Belki bugün yaşadığımız temel gerilim burada yatıyor. Yetenek azalmıyor; fakat yeteneğin şahsiyete dönüşmesi için gereken sabır, çevre ve zaman daralıyor.
Türk kültür tarihinin uzun seyri bu açıdan öğreticidir. Biçimler sürekli değişti. Kopuzun yerini başka sazlar aldı, sözlü anlatı âşıklık geleneğine, oradan plak, radyo ve televizyon çağının yeni ifade biçimlerine taşındı. Değişen araçlara rağmen toplum kendi sesini yeniden kurabildi. Barış Manço’nun kullandığı enstrümanlar eski ozanlarınkinden farklıydı, Cem Karaca modern müzik formlarının içindeydi, Neşet Ertaş kayıt teknolojisinin çağında yaşıyordu; buna rağmen hepsinde kendine ait bir ses duyulabiliyordu.
Türk kültürünün sürekliliğini asıl burada aramak gerekir. Aynı biçimi korumaktan ziyade değişen şartlar altında kendine özgü bir üslup üretebilmekte.
Bu nedenle bugün yeni bir Dede Korkut aramak anlamsız olur. Yeni şahsiyet başka bir biçimde karşımıza çıkabilir. Bir yönetmen, bir bilim insanı, bağımsız bir düşünür, bir mimar, bir romancı ya da henüz adını tam koyamadığımız yeni bir mecranın üreticisi olabilir. Önemli olan, çağın bütün imkânlarını kullanırken kendi sesini kurabilmesi ve içinde yaşadığı topluma yeniden söz söyleyebilmesidir.
Burada asıl soru giderek daha belirginleşiyor: Biz böyle bir insanın oluşmasına ne kadar alan açıyoruz?
Bir gencin kendi sesini bulmasına sabrediyor muyuz? Yıllar içinde biriken tecrübeye hâlâ değer veriyor muyuz? Farklı, yavaş, zor ve hemen tüketilemeyen bir sese tahammül ediyor muyuz?
Çünkü kültürel şahsiyet, hazır bir kalıptan çıkmaz. Çelişkilerle, itirazla, aidiyetle ve yalnızlıkla birlikte oluşur. Toplum ona hem bir zemin hem de mücadele edeceği bir direnç sunar. Şahsiyet, bu ikisinin arasında kendi ölçüsünü kurabildiği zaman ortaya çıkar.
Dadaloğlu’nu ithal etmedik. Karacaoğlan’ı tasarlamadık. Neşet Ertaş’ı bir algoritma seçmedi. Onları doğuran dünya kusurlarıyla oluşuyordu fakat insanına kendi sesini kuracak kadar yoğun bir hayat sunuyordu.
Bugün asıl soru büyük insanların çıkıp çıkmadığı değildir.
Asıl soru, büyük bir şahsiyet ortaya çıktığında onu tanıyacak dikkati, taşıyacak kültürel zemini ve büyütecek sabrı hâlâ koruyup korumadığımızdır.

YORUMLAR