Nasıl Olsa Orada…
İnsan, en çok kaybetmeyeceğine inandığı şeyleri ihmal eder. Çünkü bazı sevgileri o kadar garanti görürüz ki onların da bir gün yorulabileceğini, kırılabileceğini ve sessizce hayatımızdan çıkabileceğini unuturuz. Oysa bir insanı kaybetmek çoğu zaman büyük bir kavga ile değil, her gün biraz daha ertelenen bir telefonla, cevapsız bırakılan bir mesajla ve “Sonra konuşuruz.” denilen sayısız anla başlar.
“Nasıl olsa orada.”
Belki de hayatımızdaki en büyük ihmallerin başladığı cümle budur. Arkadaşımızın, eşimizin, kardeşimizin, annemizin, babamızın ve bizi gerçekten seven insanların sevgisini sonsuza kadar sürecek bir hak gibi görürüz. Ana fikir aslında çok basit ama çok ağırdır: Hiç kimse, sırf bizi seviyor diye hayatımızda kalmak zorunda değildir. Sevgi garanti değil, emanet gibi taşınması gereken bir değerdir.
Nasıl olsa arkadaşım yanımda.
Nasıl olsa eşim beni seviyor.
Nasıl olsa kardeşim, annem, babam, dostum…
Nasıl olsa beni anlıyor.
Nasıl olsa bir şey olsa yine gelir.
Nasıl olsa aramasam da arar.
Nasıl olsa hata yapsam da beni bırakmaz.
İnsan, bazı insanların sevgisini o kadar garanti görür ki onların da bir gün yorulabileceğini unutur. Hep verenin vermekten, hep anlayanın anlaşılmayı beklemekten, hep arayanın ilk adımı atmaktan vazgeçebileceğini düşünmez.
Çünkü alışırız.
İnsanın en büyük nankörlüklerinden biri de bazen alışmaktır.
Bir insanın sesine, her gün aramasına, hâlimizi hatırımızı sormasına, iyi günümüzde bizimle gülmesine, kötü günümüzde yanımızda durmasına alışırız. Bir süre sonra bunlar bize yapılan güzel şeyler olmaktan çıkar ve olması gerekenler gibi görünmeye başlar.
Oysa hiçbir insan, sırf hayatımıza girdi diye sonsuza kadar aynı yerde kalmak zorunda değildir. Hiç kimse, ilgisizliğimize rağmen bizi sevmek ya da sürekli ihmal edildiği hâlde aynı sıcaklıkla yanımızda durmak zorunda değildir. En önemlisi, hiç kimsenin sevgisi bizim mülkümüz değildir.
İnsan bunu çoğu zaman çok geç anlıyor.
Bir arkadaşını düşün…
Her aradığında telefonu açan, ne zaman canın sıkılsa seni dinleyen, gece yarısı bile “Bir şey mi oldu?” diye soran bir arkadaş. Sen üzülünce üzülüyor, sevindiğinde seviniyor. Belki ailenden biri değil ama hayatının en zor zamanlarında ailenden daha yakın olmuş.
Sonra hayat devam ediyor. Yeni insanlar, yeni çevreler ve yeni heyecanlar giriyor hayatına. O eski dost ise “nasıl olsa orada” diye kenara bırakılıyor.
Aramaları azalıyor, mesajları geç cevaplanıyor, buluşmalar erteleniyor. “Bu ara çok yoğunum.”, “Sonra görüşürüz.”, “Mutlaka ayarlayalım.” deniliyor ama o “sonra” bir türlü gelmiyor.
Sen onu ihmal ederken, onun seni ne kadar beklediğini çoğu zaman bilmiyorsun. Belki telefonuna bakıp senden bir mesaj bekliyor, belki paylaşmak istediği bir derdi var, belki sadece eski günlerdeki gibi bir kahve içmek istiyor. Fakat insan bazen karşısındaki istemeden önce vermeyi, aramayı ve sormayı o kadar alışkanlık hâline getiriyor ki yorulduğunu bile belli etmiyor.
Ta ki bir gün susana kadar.
İşte o zaman şaşırıyoruz:
“Ne oldu buna?”
“Niye değişti?”
“Eskisi gibi değil.”
Belki de değişmedi. Belki sadece senin ona verdiğin değeri kendine vermeye başladı.
Çünkü sürekli ihmal edilen insanın içinde önce kırgınlık, sonra sessizlik büyür. Kırgınlık bir süre konuşur; ardından yorulur. Sessizlik ise konuşmaz. Bazı sessizlikler, söylenmiş binlerce cümleden daha kesin bir vedadır.
Sevgide de böyle olmuyor mu?
Birini elde edene kadar gösterdiğimiz çabayı, elde ettikten sonra neden göstermeyi bırakıyoruz?
İnsan bazen sevdiği kişiyi kazanmak için dünyayı ayağa kaldırıyor. Mesaj atıyor, merak ediyor, küçük ayrıntıları hatırlıyor. Sevdiği kişinin en sevdiği şeyi biliyor; sesindeki küçücük değişiklikten bile bir şey olduğunu anlıyor.
Sonra ilişki başlıyor, zaman geçiyor ve insan sevdiğini kaybetme ihtimalini unutuyor.
“Nasıl olsa beni seviyor.”
İşte bu düşünce, birçok ilişkinin görünmeyen çatlağı oluyor. Çünkü sevgi, bir kez kazanılıp ömür boyu kenara kaldırılacak bir şey değil.
Bir insan seni seviyor diye her kırgınlığını sineye çekmek zorunda değil. Seni hayatına aldı diye her dönemde aynı sabırla beklemek zorunda da değil. Seni seçtiyse, senin tarafından her gün yeniden seçilmeyi hak etmiyor mu?
Bence ediyor.
Çünkü insanı yalnızca büyük hatalar kaybettirmez; bazen küçük ihmaller de aynı sonucu doğurur:
“Bugün konuşacak hâlim yok.” deyip günlerce konuşmamak…
Yanındayken telefonla daha çok ilgilenmek…
Onun anlattıklarını dinlememek…
Üzüldüğünde “Abartıyorsun.” demek…
Yaptığı güzel şeyleri fark etmemek…
Hep onun anlamasını beklemek…
Ve sevgisini hiç bitmeyecek bir kaynak gibi görmek…
Bir insan bir anda vazgeçmez. Önce kırılır, sonra anlatır. Anlaşılmayınca tekrar anlatır, bir süre daha sabreder. Belki kendini suçlar, belki “Ben fazla şey bekliyorum.” der, belki karşısındakini haklı çıkarmak için kendine bahaneler bulur.
Ama bir noktadan sonra içinde bir şey değişir. İlişki o gün bitmez; çoğu zaman çok daha önce bitmiştir. Sadece bir taraf hâlâ oradadır. Bazen alışkanlıktan, bazen sevgiden, bazen geçmişe duyduğu saygıdan…
Fakat kalbi yavaş yavaş gitmiştir.
Sonra bir gün gerçekten gider.
Geride kalan tarafın söylediği cümle genellikle aynıdır:
“Ben onun kıymetini bilmiyormuşum.”
Ne garip değil mi? İnsan çoğu zaman değeri kaybedince fark ediyor. Oysa değer, kaybedildikten sonra anlaşılması gereken bir şey değil; varken hissettirilmesi gereken bir şey.
Karı koca meselesi ise daha da derin.
Evlilikte insanlar birbirine en çok alışan kişiler oluyor. İlk zamanlar her şey farklı: Birlikte geçirilen zamanın, anlatılanların, eve gelirken alınan küçük bir şeyin bile ayrı bir anlamı var.
“Yemek yedin mi?”
“Yoruldun mu?”
“Bugünün nasıl geçti?”
Bu basit sorular bile sevginin bir parçası.
Sonra yıllar geçiyor. Aynı ev, aynı koltuk, aynı mutfak, aynı insan… Ve insan bazen en büyük hatayı tam burada yapıyor: Aynı insan olduğu için onu artık görmemeye başlıyor.
Oysa o kişi yıllardır hayatını seninle paylaşıyor. İyi gününde, kötü gününde, hastalığında ve başarısızlığında yanında duruyor. Bazen kimsenin görmediği hâlini bile görüyor.
Ama biz en çok alıştığımız insana en az özeni göstermeye başlıyoruz. Dışarıdaki insanlara daha nazik davranırken evdeki insana sesimizi yükseltiyor, tanımadığımız birini kırmamak için cümlelerimizi seçerken eşimize ne söylediğimizi düşünmüyoruz. Başkalarına zaman ayırırken ona “Şimdi uğraşamam.” diyoruz.
Sonra aramızdaki mesafenin nasıl bu kadar açıldığına şaşırıyoruz.
Mesafe bazen kilometreyle ölçülmez. Aynı yatakta uyuyup birbirine yabancılaşmak, aynı evde yaşayıp birbirinin neye üzüldüğünü bilmemek, konuşacak şey bulamamak da mesafedir. Birbirinin yanında olup birbirini yalnız bırakmak da…
Evlilikte sevgi çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük ihmallerle azalır.
Bir çiçek her şeyi çözmez, bir tatil her yarayı kapatmaz. Ama günlük hayatta gösterilen küçük bir değer, ilişkiyi yıllarca ayakta tutabilir:
“İyi ki varsın.”
“Bugün çok yorulmuşsun.”
“Ben seni anlıyorum.”
“Gel, biraz oturalım.”
Bunlar küçük gibi görünür ama insanın kalbi bazen en çok küçük şeylerle doyuyor.
Kardeşlikte de aynı şey var.
“Nasıl olsa kardeşim.”
Bu cümle bazen insanın en büyük rahatlığı, bazen de en büyük ihmali oluyor. Kardeşinin seni bırakmayacağını düşünüyorsun. Kızarsın, kırarsın, aramazsın; yine kardeşindir. Yıllarca konuşmasan bile bir gün kaldığın yerden devam edebileceğine inanırsın.
Ama kardeşlik de emek ister.
Kan bağı, kırılmayacağımız anlamına gelmez. Aynı anne babadan olmak, birbirimizi incitmeyeceğimiz anlamına da gelmez. Bazen insan en derin yarayı en yakından alır. Yabancının söylediği söz geçip gider; kardeşinin söylediği ise yıllarca içinde kalabilir.
Bu yüzden kardeşliğin de kıymeti varken bilinmeli. Bir gün birbirimizi kaybetme ihtimalimiz yokmuş gibi yaşamamalıyız. Çünkü hayatın garantisi yok. Bugün “Sonra konuşuruz.” dediğin insanla gerçekten konuşacak bir yarının olacağının garantisi de yok.
Bazı vedalar planlanarak yapılmaz. Bazı son konuşmaların son konuşma olduğunu bilemeyiz. Mesele sevdiğimiz insanlarla vedalaşır gibi yaşamak değil; onları sonsuza kadar yanımızda kalacakmış gibi ihmal etmemektir.
Anne ve baba…
İnsan bu konuya gelince biraz daha durup düşünüyor. Çünkü belki de en çok “nasıl olsa” dediğimiz insanlar onlar.
Nasıl olsa annem var.
Nasıl olsa babam var.
Nasıl olsa ararım.
Nasıl olsa giderim.
Nasıl olsa bir gün uzun uzun otururuz.
Ama hayatın en acı tarafı, bazı “nasıl olsa”ların bir gün “keşke”ye dönüşmesidir.
Anne babalarımızın sevgisi o kadar büyük ve koşulsuzdur ki onu doğal bir şey gibi görmeye başlarız. Aramayız, sormayız, bazen günlerce konuşmayız. Yanlarına gittiğimizde bile telefonla ilgilenir, bir şey anlatırken yarım kulak dinleriz. Aynı hikâyeyi tekrar anlattıklarında sıkılır ve “Bunu daha önce anlattın.” deriz.
Oysa sen de onların hayatında bir zamanlar her gün aynı soruyu sordun, aynı şeyi defalarca yaptın, aynı oyuncağı istedin, aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemek istedin. Onlar ise hiçbir tekrarından sıkılmadan seni dinledi.
Büyüyünce bazen onların tekrarlarına tahammül edemez oluyoruz. İşte hayatın garip tarafı burada: İnsan, kendisine en çok emek verenlerin emeğini bazen en geç fark ediyor.
Anne babanın kıymeti yalnızca kaybedildiğinde anlatılacak bir konu olmamalı. Hayattayken aranmalı, sarılmalı, dinlenmeli ve “İyi ki varsın.” denilmeli. Çünkü mezar başında söylenen güzel sözler, hayattayken söylenen bir güzel sözün yerini tutmuyor.
Dostluk da böyledir.
Bazı dostlar vardır; hayatının belirli dönemlerinde değil, neredeyse her döneminde yanında olmuştur. Sen değişmişsindir, şehirler ve hayatlar değişmiştir ama o dost hâlâ bir yerlerde duruyordur.
İşte insanın yanılgısı burada başlıyor: Birinin yıllarca yanında olması, bundan sonra da mutlaka yanında olacağı anlamına gelmez.
Dostluk tek taraflı taşınmaz. Bir insan sürekli seni arıyorsa, sen de aramalısın. Seni soruyorsa, “Nasılsın?” demelisin. Yanında oluyorsa, sen de onun yanında durmalısın. Dostluk yalnızca zor zamanlarda aranacak bir kapı değildir; iyi günlerde de çalınması gerekir.
Bazı insanlar yalnızca canı sıkılınca dostunu hatırlar, bir derdi olduğunda yazar, işi düşünce kapısını çalar. Hayatı güzel giderken ise dostunu unutur. Sonra gerçekten yalnız kaldığında eski dostunun yerinde olmadığını görür ve “Nereye kayboldu bu insanlar?” diye sorar.
Belki de kimse kaybolmadı. Belki sen onları hayatından yavaş yavaş çıkardın; sadece fark etmedin.
Çünkü bazı insanlar kapıyı çarpıp çıkmaz. Sessizce giderler. Aramaz, sitem etmez, açıklama yapmazlar. Bir gün dönüp baktığında artık eskisi gibi olmadıklarını fark edersin.
O zaman insanın içine şu soru düşer:
“Acaba ben onu ne zaman kaybettim?”
Belki ilk aramadığında değil, ikinci aramadığında da değil. Ama her seferinde “Nasıl olsa o arar.” dediğinde biraz daha uzaklaştınız.
Bence insanın hayatında en çok dikkat etmesi gereken şeylerden biri, birinin sabrını, sevgisini ve varlığını test etmeye alışmamaktır.
“Bakalım ne kadar dayanacak?”
“Bakalım yine arayacak mı?”
“Bakalım yine affedecek mi?”
Bu düşünceler farkında olmadan ilişkilerimize yerleşebiliyor. Oysa sevgi sınanacak değil, korunacak bir şeydir. Dostluk kullanılacak değil, yaşatılacak bir bağdır. Aile, zaten var diye ihmal edilecek değil, kıymeti bilinecek bir değerdir.
Çünkü bazı insanların yerini hiç kimse dolduramaz. Yeni arkadaşlar edinirsin ama eski dostunun bıraktığı boşluk başka olur. Yeni bir ilişkiye başlarsın ama bir zamanlar seni gerçekten anlayan insanın yeri aynı şekilde dolmaz. Kardeşinin, annenin ve babanın yerini ise hiç kimse tutmaz.
Mesele hayatımıza yeni insanların girmesi değil; yeniler geldi diye eskilerin kıymetini unutmamaktır.
İnsan büyüdükçe şunu daha iyi anlıyor: Hayatımıza giren herkes değerli değildir ama hayatımızda kalmayı başaran herkes de tesadüfen kalmamıştır. Bazıları bizi gerçekten sevdiği, en kötü hâlimize rağmen yanımızda durduğu, bizi anlamaya çalıştığı ya da bizim için fedakârlık yaptığı için kalmıştır.
Biz ise bazen bütün bunları, onlar hep oradaymış gibi davranarak karşılıyoruz.
Ne kadar acı bir çelişki… Bizi en çok sevenleri en çok ihmal edebiliyoruz. Çünkü sevgilerinden eminiz.
Oysa sevgisinden emin olduğun insana daha az değil, daha çok kıymet vermek gerekir. Güven, ihmal etme hakkı vermez; daha dikkatli olma sorumluluğu verir.
Belki de hepimizin zaman zaman kendimize sorması gereken birkaç soru var:
En son ne zaman hiçbir sebep yokken bir dostumu aradım?
En son ne zaman eşime, sevgilime ya da sevdiğim insana gerçekten onu gördüğümü hissettirdim?
En son ne zaman kardeşime yalnızca kardeşim olduğu için teşekkür ettim?
En son ne zaman annemin veya babamın sesini gerçekten dinledim?
En son ne zaman birinin bana olan sevgisini garanti gibi görmeden ona değer verdim?
Ve en önemlisi…
Bugün hayatımdan çıksa, “Keşke şunu yapsaydım.” diyeceğim insanlar var mı?
Varsa, belki de yarın yapılacak şeyi bugünden yapmak gerekir:
Bir telefon açmak.
Bir mesaj atmak.
Bir kahve içmek.
Bir sarılmak.
Bir gönül almak.
Bir “Nasılsın?” demek.
Bazen ilişkileri kurtaran şey büyük konuşmalar değildir. Karşımızdakine hâlâ önem verdiğimizi hissettirmektir. Çünkü değer görmek isteyen insan her zaman büyük şeyler istemez; hatırlanmak, merak edilmek, dinlenmek ve varlığının fark edildiğini bilmek ister.
Bazen bir insanın bütün kırgınlığını çözmek için şu cümle yeter:
“Ben seni ihmal ettiğimi fark ettim.”
İnsan hata yapabilir. Hepimiz yapıyoruz. Yoğunluktan, hayatın telaşından ya da kendi derdimizden sevdiğimiz insanları ihmal edebiliyoruz. Fakat hata yapmakla hatayı alışkanlığa dönüştürmek aynı şey değil. Bir insanın sevgisine güvenmek başka, o sevgiyi tüketmek başka.
Bazı insanlar çok sabırlı, çok seven ve çok affeden kişiler olabilir. Ama insanın kalbi sonsuz değil. En sabırlı insanın bir sınırı, en seven insanın yorulduğu bir yer, en anlayışlı insanın da anlaşılmak istediği bir gün vardır.
Bazen biz o insanın ne kadar yorulduğunu, ancak artık bizim için hiçbir şey yapmadığında fark ediyoruz. Oysa keşke insanları, artık yapmadıkları şeylerden sonra değil; hâlâ bizim için yaptıkları şeyler varken fark edebilsek.
Hayatın garip bir huyu var: Bize birçok şeyin değerini sonradan öğretiyor.
Ama bazı dersleri kaybederek öğrenmek zorunda değiliz. Bazen etrafımıza dikkatlice bakmak yeter. Telefonumuzda kayıtlı olan isimlere değil, hayatımızda gerçekten yeri olan insanlara bakmak…
Kim zor günümüzde yanımızda durmuş?
Kim bizi bizden önce düşünmüş?
Kim hiçbir çıkarı olmadığı hâlde bize iyi gelmiş?
Kim kırıcı hâlimize rağmen sabretmiş?
Kim bizi kaybetmekten korktuğu için değil, gerçekten sevdiği için yanımızda kalmış?
İşte bunları görüp kıymetini bilmek gerekiyor.
Çünkü hayat, “nasıl olsa” diyecek kadar uzun değil. İnsanlar da sonsuz değil. Bugün yanında olan biri yarın yanında olmayabilir.
Üstelik mesele yalnızca ölüm ya da ayrılık da değil. Bazen insanlar hayattayken de gider. Aynı şehirde olursunuz ama artık hayatınızda değildir. Telefon numarası hâlâ kayıtlıdır ama aramazsınız. Sosyal medyada birbirinizi görürsünüz ama hayatınızdan haberiniz olmaz. Bir zamanlar saatlerce konuştuğun insanla artık iki kelime konuşamazsın.
Bazen o insanın gitmesine sebep olan büyük bir kavga bile yoktur. Sadece ihmal, zamanla büyüyen mesafe ve bir tarafın sürekli “nasıl olsa” demesi vardır.
Bu yüzden hayatımızdaki insanlara onları kaybetmekten korktuğumuz için değil, var oldukları için değer vermeliyiz. Bir insanı kaybetme ihtimali ortaya çıktığında değil, yanımızda olduğu her gün önemsemeliyiz.
Dostumuza dost olduğu için…
Eşimize hayatı paylaştığımız için…
Sevdiğimize bizi sevdiği için…
Kardeşimize kardeşimiz olduğu için…
Anneme, babama yalnızca var oldukları için…
Çünkü bazı insanlar hayatımıza sonradan gelse de kökümüz olur. Bazılarıyla aynı kanı taşımayız ama kardeşimiz olur. Bazılarıyla her gün konuşmayız ama başımız sıkıştığında ilk arayacağımız kişi olur. Bazıları da sessizce hayatımızın temelinde durur.
Biz fark etmesek bile…
Ta ki bir gün o temel sarsılana kadar.
Bir insanın kıymetini anlamak için yokluğunu beklemek, hayatın bize öğrettiği en pahalı derslerden biri. Çünkü bedelini ödedikten sonra öğrendiğin şey bazen sana hiçbir şeyi geri getirmiyor.
O yüzden bugün hayatında gerçekten yeri olan birini düşün:
Belki uzun zamandır konuşmadığın bir dostunu…
Belki kırgın olduğun kardeşini…
Belki yanında olduğu hâlde görmediğin eşini…
Belki sevgisini garanti sandığın insanı…
Belki de bir süredir aramadığın anneni ya da babanı…
Eğer hâlâ bir şansın varsa, bunu yarına bırakma. Çünkü insanın “Nasıl olsa orada.” dediği bazı şeyler, bir gün gerçekten orada olmayabiliyor.
Geriye dönüp baktığında insanın canını en çok kaybettikleri değil, kıymeti varken değerini bilmedikleri yakıyor.
Belki de bu yüzden sevgi yalnızca “Seni seviyorum.” demek değildir. Bazen aramak, dinlemek, hatırlamak, vakit ayırmak ve gururu bir kenara bırakıp ilk adımı atmaktır.
Bazen de hiçbir özel sebep yokken bir insana şunu söyleyebilmektir:
“İyi ki hayatımdasın. Bunu sana yeterince söylememiş olabilirim ama varlığının kıymetini biliyorum.”
Çünkü bazı insanlar bunu duymayı hak ediyor.
Biz de bazı şeyleri söylemek için çok geç kalmamalıyız…

YORUMLAR