Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dr.Mehmet Mustafa Erkal /Akademisyen
Dr.Mehmet Mustafa Erkal /Akademisyen

Soy Ağacı Var, Kök Nerede?

İnsan bazen geçmişini bir merakla arar. Bir akşam vakti e-Devlet’e girer, soy ağacı sorgulamasını açar ve karşısına çıkan isimlere bakar. Önce kendi adını görür, sonra babasını, dedesini, onun babasını… İsimler geriye doğru uzadıkça insanın içinde tuhaf bir his belirir. Sanki daha önce hiç görmediği yüzler, hiç duymadığı sesler, hiç oturmadığı sofralar birdenbire kendisine yaklaşır. Fakat aynı anda bir eksiklik de doğar. Çünkü isimler çoğaldıkça geçmiş aydınlanmaz; bazen daha da derinleşir.

Bugün çoğumuz soy ağacımıza bakıyoruz. Dedelerimizin adını, doğum yılını, ölüm tarihini öğreniyoruz. Fakat bir insanın adını bilmek, onun hikâyesini bilmek değildir. Hangi sebeple göç ettiğini, hangi korkuyla sustuğunu, hangi duayla yaşadığını, hangi mezarlıkta unutulduğunu bilmeden yalnızca bir isme sahip oluruz. O isim bize bir kayıt verir fakat her zaman bir anlam vermez.

Aslında “soy ağacı” ile “şecere” kelime anlamı bakımından birbirine uzak değildir. Şecere, zaten ağacı hatırlatan bir kelimedir. Fakat bugün dilimizde aynı anlama yaklaşıyor görünseler de modern dünyanın “soy ağacı” algısı ile kadim dünyanın “şecere” tasavvuru aynı derinliği taşımaz. Biri çoğu zaman kayıt mantığıyla işler: kimin kimin çocuğu olduğu, hangi tarihte doğduğu, nerede öldüğü… Devletin kayıt defteri, nüfus kütüğü, arşiv belgesi bize bunu sunar. Bunlar elbette değerlidir. İnsanın geçmişini belgeyle takip edebilmesi, unutulmuş bir ismi yeniden hatırlaması küçümsenecek bir şey değildir. Fakat kök arayışı bundan daha fazlasını ister.

Şecere sadece kişilerin birbirine bağlandığı bir liste olarak kalmaz; insanın kendisini bir kökün devamı olarak görme biçimidir. Kökü vardır, gövdesi vardır, dalları vardır. Kök görünmez; ama ağacı ayakta tutan odur. Gövde bugündür; üzerinde yaşadığımız zamandır. Dallar ise geleceğe uzanır. İnsan çoğu zaman dallarıyla övünür: çocukları, torunları, başarıları, kurduğu ev, bıraktığı eser… Fakat dalı diri tutan şey köktür. Kök unutulursa dalın yeşilliği de bir gün anlamını kaybeder.

Hayat ağacı sembolünü düşündüğümüzde de aynı hakikatle karşılaşırız. O ağaç yalnızca gökle yer arasında duran kozmik bir işaret değildir. Aynı zamanda insanın kendi soyunu, kendi hafızasını, kendi devamlılığını düşünme biçimidir. Bir ucuyla yerin derinliğine iner, bir ucuyla göğe yükselir. Kök olmadan göğe uzanmak mümkün değildir. Fakat modern insan çoğu zaman göğe bakmayı sever, köke eğilmeyi ise zahmetli bulur.

Bugün geçmişle ilişkimizde de benzer bir kolaycılık vardır. Soy ağacımıza bakar, birkaç ismi not eder, “Demek ki şu dedemin adı böyleymiş” der ve orada dururuz. Oysa asıl soru bundan sonra başlar: Bu insanlar kimdi? Nasıl yaşadılar? Hangi dili konuştular? Hangi türküyü söylediler? Hangi kıştan korktular? Hangi yoldan göçtüler? Hangi acıyı çocuklarına anlatmadılar? Hangi hatırayı mezara kadar taşıdılar?

Bir milletin hafızası yalnızca büyük savaşlarda, yazıtlarda ve saray arşivlerinde saklanmaz. Arşiv bize kaydı verir; fakat çoğu zaman sesini vermez. O sesi sözlü gelenek taşır. O ses; bir köy mezarlığında yarısı silinmiş bir taşta, bir ninenin anlattığı yarım kalmış hikâyede, annelerin ninnilerinde, susmuş ağıtlarda ya da unutulmuş bir lakapta yaşar. Yazılı olanın soğukluğu karşısında sözün hafızası daha sıcak, daha kırılgan ama çoğu zaman daha derindir. “Bizimkiler buraya şuradan gelmiş” diye başlayan belirsiz bir cümle bile bazen bir arşiv belgesinden daha fazla şey söyler. Şecere, işte bu yarım cümlelerin, susmuş ağıtların, unutulmuş lakapların ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlerin peşinden gitmektir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, geçmişi romantik bir masala dönüştürmemektir. Her kök tertemiz değildir; her hikâye gururla anlatılacak kadar parlak olmayabilir. Bazı ailelerin geçmişinde göç vardır, kavga vardır, yoksulluk vardır, suskunluk vardır, kırgınlık vardır. Fakat kök aramak, geçmişi süslemek değildir. Kök aramak, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesidir. Çünkü insan bilmediği bir mirası da taşır. Dedelerimizin yalnızca adını değil, suskunluğunu da devralırız.

Bu yüzden şecere, kuru bir merak değildir. İnsanın kendisini yeryüzünde bir yere bağlama çabasıdır. Modern zaman bize sürekli birey olduğumuzu söyler. Kendi kararlarımızla, kendi emeğimizle, kendi tercihlerimizle var olduğumuzu hatırlatır. Bu doğrudur ama eksiktir. İnsan yalnızca kendisinden ibaret değildir. Her insan, kendisinden önce yaşayanların devamıdır. Bedeninde onların kanını, dilinde onların kelimelerini, davranışlarında onların izlerini taşır.

Soy ağacı bize kimlerden geldiğimizi gösterir; şecere ise kimlerin yükünü taşıdığımızı hatırlatır. Biri kayıt tutar, diğeri hafıza kurar. Biri isimleri sıralar, diğeri o isimlerin arkasındaki sessizliği dinlemeye çağırır. Bu yüzden yalnızca “dedemin adı neydi?” diye sormak yetmez. “Dedem neyi sustu?” diye de sormak gerekir.

Belki de bugün en çok buna ihtiyacımız var: kendi kökümüzü yeniden duymaya. Çünkü kök geçmişte kalmış bir şey değildir. Kök, bugün ayakta durmamızı sağlayan görünmez kuvvettir.

Soy ağacımız var. Fakat asıl mesele hâlâ önümüzde duruyor: Kökümüz nerede?

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER