Türkiye’nin toplumsal yapısı, tarih boyunca farklı kültürlerin, inançların, dillerin ve yaşam biçimlerinin bir arada bulunduğu geniş bir sosyal dokunun üzerinde şekillenmiştir. Bu çeşitlilik, Türkiye’nin yalnızca tarihsel bir özelliği değil, aynı zamanda bugünün toplumsal gerçekliğidir. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yaşayan toplulukların kültürel hafızaları, gelenekleri, inançları ve yaşam pratikleri birbirinden farklı olsa da bu farklılıklar aynı toplumsal ve siyasal yapı içerisinde ortak bir hayatın parçası haline gelmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini tartışırken farklılıkların varlığını ortadan kaldırmayı değil, farklılıklarla birlikte yaşamanın toplumsal ve siyasal koşullarını güçlendirmeyi esas almak gerekir.
Bugün Türkiye açısından “terörsüz bir gelecek” düşüncesi, yalnızca güvenlik perspektifinden ele alınamayacak kadar geniş bir toplumsal anlama sahiptir. Terörün sona ermesi elbette öncelikle insanların can ve mal güvenliğinin sağlanması, şiddetin ortadan kaldırılması ve kamu düzeninin güçlendirilmesi anlamına gelir. Ancak kalıcı bir toplumsal barışın kurulması, silahlı şiddetin sona ermesinden daha fazlasını gerektirir. Şiddetin toplumsal hafızada oluşturduğu travmaların aşılması, farklı gruplar arasındaki güvensizliğin azaltılması, ortak yaşam duygusunun güçlendirilmesi ve farklı kimliklerin demokratik toplum içerisinde kendilerini eşit ve güvende hissedebilmeleri de bu sürecin önemli parçalarıdır.
Tam da bu noktada çokkültürlülük ve sosyal bütünleşme kavramları Türkiye’nin geleceğini anlamak açısından önemli iki sosyolojik araç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Farklılıkları Yönetmek Değil, Birlikte Yaşamayı Öğrenmek
Çokkültürlülük çoğu zaman yalnızca bir toplumda farklı etnik, dini veya kültürel grupların bulunması şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa sosyolojik açıdan çokkültürlülük, demografik çeşitliliğin ötesinde bir anlam taşır. Esas mesele, farklılıkların toplum tarafından nasıl karşılandığı, kamusal alanda nasıl tanındığı ve farklı grupların ortak toplumsal yaşama hangi koşullarda katılabildiğidir.
Bu nedenle Türkiye’nin “terörsüz Türkiye” hedefi açısından çokkültürlülük, farklılıkların birbirinden kopuk toplumsal adacıklara dönüşmesi anlamına gelmemelidir. Tam tersine, farklılıkların ortak bir toplumsal çatı altında demokratik biçimde var olabilmesi önemlidir. Bir insanın etnik kökeni, anadili, mezhebi, kültürel geçmişi veya bölgesel aidiyeti, onun ortak yurttaşlık bağını zayıflatan unsurlar olarak görülmemelidir.
Buradaki temel mesele, farklılık ile birlik arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığımızı kabul etmektir. Toplumsal birlik, herkesin birbirinin aynısı olmasıyla sağlanmaz. Gerçek toplumsal bütünleşme, farklılıkların varlığını kabul ederken ortak değerler ve ortak gelecek duygusu oluşturabilmektir.
Başka bir ifadeyle Türkiye’nin ihtiyacı “tek tipleşme” değil, farklılık içinde birlik anlayışıdır.
Bu yaklaşım, çokkültürlülüğün temel düşüncesiyle de örtüşmektedir. Çokkültürlülük, farklı grupların kültürel özelliklerini koruyabilmelerini ve aynı zamanda toplumun ortak yaşamına eşit biçimde katılabilmelerini hedefler. Bu nedenle kültürel farklılıkların tanınması ile toplumsal bütünleşme birbirinin alternatifi değildir. Doğru koşullarda biri diğerini güçlendirebilir.
Terörsüz Türkiye’nin Sosyolojik Boyutu
Terörün sona ermesi öncelikle güvenlik alanında önemli bir kazanımdır. Fakat sosyolojik açıdan daha önemli soru şudur: Şiddetin olmadığı bir Türkiye’de insanlar birbirlerine nasıl güvenecekler?
Çünkü uzun süreli çatışmalar yalnızca fiziksel kayıplara yol açmaz. Aynı zamanda toplum içerisinde korku, güvensizlik, önyargı, ayrışma ve karşılıklı kuşku üretir. Şiddetin doğrudan mağduru olmayan insanlar dahi çatışmanın oluşturduğu toplumsal psikolojiden etkilenebilir. Zaman içerisinde “biz” ve “onlar” ayrımı güçlenebilir; farklı kimlikler birbirlerinin potansiyel tehdidi olarak algılanmaya başlayabilir.
Bu nedenle terörsüz Türkiye’nin kalıcı hale gelmesi, güvenlik politikalarının yanında bir toplumsal güven inşası sürecini de gerektirir.
Güven, yalnızca devlet ile vatandaş arasındaki ilişkide değil, vatandaşların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde de önemlidir. Farklı kimliklere sahip insanların aynı mahallede yaşayabilmesi, aynı okulda eğitim görebilmesi, aynı işyerinde çalışabilmesi, aynı kamusal alanları kullanabilmesi ve birbirlerini tehdit olarak görmemesi sosyal bütünleşmenin gündelik göstergeleridir.
Bu nedenle sosyal bütünleşme büyük siyasal söylemlerin yanı sıra gündelik hayatın küçük ilişkilerinde de ortaya çıkar.
Bir mahallede komşuluk ilişkilerinin devam etmesi, farklı ailelerin birbirlerinin düğününe veya cenazesine katılması, çocukların aynı okulda arkadaşlık kurması, insanların birbirlerinin kültürel özelliklerine saygı göstermesi aslında toplumsal barışın görünmeyen altyapısını oluşturur.
Terörsüz Türkiye’nin en önemli kazanımlarından biri de bu gündelik ilişkilerin yeniden güçlenmesi olabilir.
Kimlikler Çatışmanın Değil, Toplumsal Zenginliğin Kaynağı Olabilir
Türkiye’de kimlik tartışmaları çoğu zaman siyasal gerilimler üzerinden ele alınmaktadır. Oysa kimlik, yalnızca siyasal bir kategori değildir. İnsanların kendilerini tanımlama, aidiyet hissetme ve toplumsal çevreleriyle ilişki kurma biçimlerinin önemli bir parçasıdır.
Bir birey aynı anda birçok kimliğe sahip olabilir. Bir kişi etnik açıdan belirli bir gruba, mezhepsel açıdan başka bir topluluğa, mesleki açıdan başka bir gruba ve yaşadığı şehir bakımından başka bir toplumsal çevreye ait hissedebilir. Bu kimlikler birbirini dışlamak zorunda değildir.
Sosyolojik açıdan önemli olan, bu farklı kimliklerin birbirine karşı konumlandırılmak yerine ortak bir toplumsal yaşam içerisinde birbirini tamamlayabilmesidir.
Terörsüz Türkiye perspektifinde de temel meselelerden biri budur. Etnik veya kültürel farklılıkları güvenlik problemi olarak görmek yerine, bu farklılıkların demokratik toplum içerisinde nasıl ortak bir yaşamın parçası haline getirilebileceği üzerinde düşünmek gerekir.
Çünkü farklılıkların bastırılması onları ortadan kaldırmaz. Görünmez hale gelen farklılıklar, uygun toplumsal koşullar oluştuğunda yeniden ortaya çıkabilir. Buna karşılık farklılıkların demokratik biçimde ifade edilebildiği, insanların kendilerini güvende hissettiği ve eşit yurttaşlık duygusunun güçlendiği bir toplumda kimlikler çatışma unsuru olmaktan çıkarak toplumsal çeşitliliğin unsurlarına dönüşebilir.
Sosyal Bütünleşme: Aynı Toplumda Yaşamak Yetmez
Sosyal bütünleşme, insanların aynı ülkenin sınırları içerisinde yaşamasından daha fazlasını ifade eder. Bir toplumda gerçek bütünleşmenin varlığından söz edebilmek için bireylerin birbirleriyle ilişki kurabilmesi, ortak normlara güvenebilmesi, kamusal kurumlara erişimde kendisini dışlanmış hissetmemesi ve ortak bir geleceğin parçası olduğunu düşünebilmesi gerekir.
Bu nedenle sosyal bütünleşmenin iki yönü bulunmaktadır. Bir tarafta farklı grupların kendi kültürel özelliklerini ve aidiyetlerini sürdürebilmesi, diğer tarafta ise toplumun ortak değerleri etrafında bir araya gelebilmesi vardır.
Burada önemli olan, bu iki süreci birbirinin karşıtı olarak görmemektir.
Bir kişinin kendi kültürel kimliğini koruması, ortak yurttaşlık kimliğini reddettiği anlamına gelmez. Aynı şekilde ortak yurttaşlık duygusunun güçlendirilmesi, bireyin kültürel kimliğinden vazgeçmesini gerektirmez.
Tam tersine, güçlü bir sosyal bütünleşme farklılıkların kendilerini tehdit altında hissetmeden ortak yaşamın parçası olabilmesine dayanır.
Türkiye’nin önündeki önemli sosyolojik meselelerden biri de bu dengeyi kurabilmektir.
Terörsüz Türkiye’de Yeni Bir Toplumsal Sözleşme İhtiyacı
Terörün sona ermesi, toplum açısından yalnızca bir güvenlik kazanımı değil, yeni bir toplumsal dönem için fırsat da oluşturabilir. Ancak bu fırsatın kalıcı bir toplumsal dönüşüme dönüşebilmesi için farklı toplumsal kesimler arasında yeni bir güven ve dayanışma zemininin oluşturulması gerekir.
Bu noktada yeni bir toplumsal sözleşmeden söz etmek mümkündür.
Bu sözleşmenin temelinde herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşüncelere rağmen birlikte yaşayabilme kapasitesi bulunmalıdır. Çünkü demokratik toplumların gücü farklılıkların ortadan kaldırılmasından değil, farklılıklarla çatışmadan ortak yaşam kurabilme kapasitesinden kaynaklanır.
Türkiye açısından böyle bir toplumsal sözleşmenin temel unsurları; eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, karşılıklı saygı, kültürel farklılıkların demokratik sınırlar içerisinde tanınması, ayrımcılığın azaltılması, kamusal kurumlara güvenin güçlendirilmesi ve farklı toplumsal grupların ortak geleceğe ilişkin aidiyet duygusunun geliştirilmesi olabilir.
Bu çerçevede çokkültürlülük ile sosyal bütünleşme arasında bir çelişki olmadığı daha açık biçimde görülmektedir. Çokkültürlülük farklılıkların tanınmasına, sosyal bütünleşme ise bu farklılıkların ortak toplumsal yaşam içerisinde ilişkilendirilmesine odaklanmaktadır.
Biri “farklılıklarımız var” derken, diğeri “bu farklılıklarla birlikte yaşayabiliriz” demektedir.
Türkiye’nin Geleceği: Farklılıkta Birlik
Terörsüz bir Türkiye’nin inşası yalnızca silahların susmasıyla tamamlanabilecek bir süreç değildir. Silahların susması başlangıçtır; toplumsal güvenin yeniden kurulması ise asıl uzun vadeli sınavdır.
Bu nedenle terörsüz Türkiye hedefinin sosyolojik boyutunu üç kavram üzerinden düşünmek mümkündür: güven, tanınma ve bütünleşme.
Güven olmadan toplumsal barış sürdürülemez. Tanınma olmadan farklı gruplar kendilerini toplumun dışında hissedebilir. Bütünleşme olmadan ise farklı kimlikler ortak bir gelecek fikri etrafında buluşamaz.
Bu üç unsurun birlikte güçlendirilmesi, Türkiye’nin toplumsal barış kapasitesini artırabilir.
Dolayısıyla terörsüz Türkiye’nin geleceğini yalnızca Ankara’da alınacak kararlar üzerinden düşünmek yeterli değildir. Türkiye’nin farklı şehirlerinde, mahallelerinde, okullarında, üniversitelerinde, işyerlerinde ve ailelerinde kurulacak ilişkiler de bu geleceğin belirleyicisi olacaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı farklılıkları yok saymak değil, farklılıkların çatışmaya dönüşmesini engelleyecek güçlü bir toplumsal bağ kurmaktır. Bunun yolu ise insanların birbirlerinden korkmadığı, birbirlerini tanımaya çalıştığı ve farklılıklarını ortak yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ettiği bir toplumsal kültürden geçmektedir.
Terörsüz Türkiye’nin en büyük başarısı yalnızca terörün sona ermesi olmayacaktır. Asıl başarı, farklı kimliklerin birbirini tehdit olarak görmediği; farklılıkların ayrışmanın değil, toplumsal zenginliğin kaynağı olarak değerlendirildiği; insanların kendilerini hem kendi kültürel aidiyetleriyle hem de ortak yurttaşlık çatısı içerisinde güvende hissedebildiği bir toplumsal düzenin güçlendirilmesidir.
Çünkü kalıcı barış, yalnızca şiddetin yokluğu değildir.
Kalıcı barış, farklılıkların çatışmadan birlikte yaşayabilme kapasitesidir.
Ve belki de terörsüz Türkiye’nin en güçlü sosyolojik anlamı tam burada yatmaktadır: Farklılıklarımızdan vazgeçmeden, ortak geleceğimizden vazgeçmemek.

YORUMLAR