Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Yasin Akman/Türkolog-Yazar
Yasin Akman/Türkolog-Yazar

Sessizliğin Sağır Eden Çığlığı: Doğu Türkistan

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Dünyanın dönüş hızı baş döndürürken, insanlığın vicdan saatinin durduğu, zamanın acıyla donduğu bir coğrafya var: Doğu Türkistan. Bugün, modern çağın ışıltılı vitrinlerinin hemen arkasında, koca bir medeniyetin, bir dilin, bir inancın ve bir halkın göz göre göre, sistematik bir şekilde yutuluşuna şahit oluyoruz. Çin Seddi’nin ötesinden yükselen çığlıklar, küresel ticaret ağlarının, devasa ekonomik iştahların ve diplomatik nezaketlerin kalın duvarlarına çarpıp sağır edici bir sessizliğe dönüşüyor. Oysa o sessizliğin içinde, adı değiştirilen sokaklar, kapısına kilit vurulan kadim camiler ve annesinden koparılan çocukların dinmeyen gözyaşları var.

Mesele sadece demir parmaklıklar veya beton duvarlar değil; mesele, bir milletin ruhuna giydirilmek istenen o karanlık deli gömleğidir. “Mesleki eğitim merkezi” adı altında pazarlanan, ancak insanlık onurunun her gün yeniden çarmıha gerildiği o devasa toplama kamplarında milyonlarca Uygur, Kazak ve Kırgız Türkü asimilasyonun en acımasız çarklarında öğütülüyor. Kendi ninnisini söylemesi yasaklanan anneler, sakalı kesilen ihtiyarlar, evindeki seccadesi suç aleti sayılan dedeler, Kaşgarlı Mahmud’un dilini konuştuğu için “ıslah” edilmesi gereken birer tehdit olarak fişleniyor. Bir insanın en kutsal sığınağı olan evi, devletin atadığı zorunlu memurlarla işgal ediliyor; mahremiyet, her sokağı kesen gözetleme kameralarının altında paramparça ediliyor.

Belki de en büyük trajedi, hafızanın koparılıp alınmasıdır. Doğu Türkistan’da bugün sadece binalar veya minareler yıkılmıyor; koca bir neslin zihni kazınıyor. Ailelerinden koparılıp devlet yetimhanelerine, asimilasyon yatılılarına kapatılan o küçük çocuklar, kendi annelerinin yüzünü, babalarının sesini ve öz kimliklerini unutmaya zorlanıyor. Bir çocuğun annesine kendi anadilinde “anne” diyememesi, kelimelerin bittiği, insanlığın iflas ettiği yerdir.

Bu zulüm, sadece bedeni değil, ruhu, dili ve hafızayı da esir alarak, Doğu Türkistan’ı insansız değil, “Uygursuz, Türksüz” bir coğrafyaya dönüştürmenin hesabını yapıyor.

Bizler sıcak evlerimizde, özgürce aldığımız her nefeste hayatın telaşına kapılırken, Urumçi’de, Kaşgar’da, Turfan’da birileri sadece “Türk ve Müslüman” olarak var olduğu için tarifsiz bedeller ödüyor. Ekonomik çıkarlar uğruna bu kıyıma göz yuman, zalimin sofrasında ticaret konuşurken mazlumun feryadına kulak tıkayan “uygar” dünya, tarih önünde en ağır sabıkayı yiyor. Ancak unutulmamalıdır ki; zulüm ne kadar devasa, baskı ne kadar teknolojik olursa olsun, hiçbir güç bir milletin kalbine kazınmış hürriyet sevdasını söküp atamaz.

Gök bayrak bugün gökyüzünde dalgalanamıyor olabilir; sokaklarda Uygur türküleri, Kaşgar hoyratları özgürce söylenemiyor olabilir. Fakat o kadim toprağın altında yatan asil ruh, demir kapıları ve yüksek duvarları aşacak kadar derindir. Çin zulmü altındaki o sessiz direniş, insanlık onurunun teslim alınamayacağının en acı, en asil ve en dokunaklı ispatı olarak tarihin onur sayfasına kanla yazılmaktadır. Omuzlarımıza düşen yegâne borç, onların susturulan sesi olmak, bu karanlık tiyatroyu aydınlığa çekmektir.

Zira Doğu Türkistan düşerse, insanlık düşer.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER