Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İlarya Atmaca / Yazar
İlarya Atmaca / Yazar

İnsan Geçmişi Mi Özler Yoksa Geçmişteki Kendini Mi ?

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Geçmişe duyulan özlem neden hep kapımızı yoklar?

Neden tam da her şeyin yolunda olduğunu sandığımız bir anda, yıllar öncesinden kalma bir sabahın ışığı düşer içimize? Neden bir şarkının ilk notasında çocukluğumuza döner, bir kokunun peşine takılıp yıllardır uğramadığımız sokaklarda buluruz kendimizi? Neden bazen hiçbir sebep yokken, yalnızca içimizde tarif edemediğimiz bir eksiklik hissettiğimiz için, bir lise sabahına uyanmayı isteriz yeniden?

Belki de insanın en tuhaf çelişkisi budur: Bir zamanlar bir an önce büyümek için sabırsızlandığı günlere, yıllar sonra bütün kalbiyle geri dönmek istemesi…

Oysa o günlerde zamanın kıymetini bilmezdik. Sabahları erkenden kalkmaktan yakınır, okul yolunu uzatır, eve dönmek için saati sayardık. Büyümek isterdik. Kendi kararlarımızı vermek, kimseye hesap vermeden yaşamak, dünyanın önümüzde açılacak kapılarından geçmek isterdik. Büyüklerin uyarıları fazla gelir, hayatın bize öğretilenlerden çok daha kolay olduğuna inanırdık. Bir gün gelecek, bütün bu sıradan sabahları özleyeceğimizi söyleselerdi, herhâlde güler geçerdik.

Çünkü insan, içinde yaşadığı zamanın kıymetini çoğu zaman onu kaybettikten sonra anlıyor.

Şimdi dönüp baktığımızda, bir zamanlar sıradan sandığımız ne çok şeyin aslında hayatımızın en kıymetli hazinesi olduğunu görüyoruz. Okul çantamızı hazırladığımız akşamları, annemizin sesini, babamızın eve gelişini, sofrada hep aynı yere oturan aile büyüklerimizi, hiçbir şey olmamış gibi geçen pazar günlerini… O günlerin içinde saklı olan mutluluğu, belki de tam olarak mutlu olduğumuz için fark edemiyoruz.

Çünkü mutluluk, çoğu zaman kendisini ilan ederek gelmiyor. Kapıyı çalmıyor, büyük cümleler kurmuyor, geldiğini haber vermiyor. Sessizce hayatımızın içine yerleşiyor. Bir sabah kahvaltısında, okul dönüşünde uzatılan bir bardak suda, başımızı okşayan bir elde, uyumadan önce üzerimize örtülen bir battaniyede kendine yer buluyor. Biz ise bütün bunların bir gün hatıraya dönüşebileceğini düşünmeden yaşamaya devam ediyoruz.

Sonra zaman geçiyor.

Ve bir gün, insanın çocukluğundan daha uzak bir yerde durduğunu fark ettiği o tuhaf yaşlara geliyor insan. Aynaya baktığında yüzünde kendisinden başka birilerini de görüyor. Babasının bakışlarını, annesinin yüz çizgilerini, yıllar önce hiç kendisine benzetmediği büyüklerinin hareketlerini… Zamanın yalnızca takvim yapraklarını değil, insanın yüzünü, sesini, evini ve dünyasını da değiştirdiğini anlıyor.

İşte o zaman geçmiş, yalnızca hatırlanan bir zaman olmaktan çıkıyor; insanın içinde dönüp dolaştığı bir yere dönüşüyor.

Bazen babamızın bizi kucağına alıp yatağımıza taşıdığı günleri özlüyoruz. Uykuyla uyanıklık arasında, başımızı onun omzuna bıraktığımız o güvenli anları… Dünyanın bütün kötülüklerinden habersiz, bir çift kolun bizi her şeyden koruyabileceğine inandığımız zamanları…

Oysa bugün biliyoruz ki hayat, babamızın kollarının yetişemeyeceği kadar büyük. İnsan büyüdükçe kendi yükünü taşımayı öğreniyor; korkularıyla tek başına yüzleşiyor, geceleri kimseye anlatamadığı düşüncelerle baş başa kalıyor. Çocukken birinin gelip üzerimizi örtmesini beklerken, şimdi kimsenin görmediği yorgunluklarımızı kendimiz saklıyoruz.

Belki de bu yüzden bazen yalnızca çocukluğumuzu değil, korunmaya ihtiyaç duyduğumuzda birilerinin bizi koruyacağına dair o sarsılmaz inancımızı da özlüyoruz.

Bir zamanlar babamız bizi yatağımıza bırakır, ışığı kapatır ve odadan çıkardı. Biz gözlerimizi kapatırken onun hâlâ evde olduğunu bilmek yeterdi. Gece ne kadar karanlık olursa olsun, bir şey olursa sesimizi duyacak birinin varlığı içimizi rahatlatırdı.

Şimdi bazı geceler insanın içinden, bir kez olsun yeniden o küçük çocuk olmak geçiyor. Hiçbir şeyi çözmek zorunda kalmadan, hiçbir kararın sorumluluğunu taşımadan, yarının ne getireceğini düşünmeden başını birinin omzuna bırakmak…

Ve belki de insanın en derin özlemi, geçmişe dönmekten çok, bir zamanlar dünyanın ağırlığını henüz omuzlarında hissetmediği o hafifliğe yeniden kavuşmak.

Bir de büyüklerimiz var…

Vaktiyle evin içinde varlıklarına alıştığımız, seslerini duymanın ne kadar doğal olduğunu sandığımız, her bayram kapıda karşılayacaklarını düşündüğümüz insanlar… Bir gün yaşlanacaklarını biliyorduk elbette ama onları kaybetmenin, hayatın sıradan bir ihtimali olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmesinin ne kadar ağır olacağını bilmiyorduk.

İnsan, sevdiklerinin yaşlandığını çoğu zaman yavaş yavaş fark etmiyor. Bir gün ellerine bakıyor; eskisi kadar güçlü olmadıklarını görüyor. Merdivenleri daha yavaş çıktıklarını, eskiden uzun uzun anlattıkları hikâyeleri artık daha kısa cümlelerle geçiştirdiklerini fark ediyor. Bir zamanlar kendisine yol gösteren o insanların da yorulabildiğini, korkabildiğini, yardıma ihtiyaç duyabildiğini anlıyor.

Sonra bir gün, o alışılmış seslerden biri eksiliyor hayattan.

İşte o gün, zamanın geri döndürülemeyen tarafıyla tanışıyoruz.

Artık ne kadar istersek isteyelim, telefonun diğer ucundan o sesi duyamayacağımızı, bir bayram sabahı aynı kapıdan içeri giremeyeceğimizi, bir sofrada aynı yüzlere bakamayacağımızı biliyoruz. Bir zamanlar sıradan bulduğumuz ziyaretler, bugün zihnimizde tekrar tekrar canlandırdığımız kıymetli sahnelere dönüşüyor.

Keşke biraz daha otursaydım, diyoruz.

Keşke son konuşmamızın son konuşmamız olduğunu bilseydim.

Keşke o gün acelem olmasaydı. Keşke daha uzun sarılsaydım. Keşke anlattığı hikâyeyi bir kez daha dinleseydim. Keşke bazen aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmasına sabırla eşlik etseydim.

İnsan, kaybettiği birinin ardından en çok büyük anları değil, küçük anları özlüyor. Birlikte içilen çayı, mutfaktan gelen sesi, sebepsiz yere sorulan bir soruyu, kapıdan girerken duyulan o tanıdık hoş geldin cümlesini…

Çünkü ölüm, insanın yalnızca sevdiğini elinden almıyor; onunla paylaşabileceği bütün sıradan gelecekleri de elinden alıyor.

Bir daha birlikte içilemeyecek çaylar, bir daha kurulamayacak sofralar, bir daha sorulamayacak sorular kalıyor geriye.

Ve insan anlıyor ki bazı özlemler, kavuşmak için değil, kaybedilenin ne kadar değerli olduğunu hatırlamak için yaşanıyor.

Belki de geçmişe dönme isteğimizin en acı tarafı bu: Geri gelmesini istediğimiz şeylerin bir kısmının artık hiçbir şekilde geri gelemeyeceğini bilmek…

 

Peki, insan neden geçmişi bu kadar güzel hatırlar?

Gerçekten geçmiş daha mı güzeldi, yoksa biz mi bugünün yorgunluğuyla dünün üzerine daha güzel bir ışık düşürüyoruz?

Belki ikisi de.

Çünkü hafızamız, yaşadığımız her şeyi olduğu gibi saklayan kusursuz bir arşiv değil. Zaman geçtikçe bazı ayrıntılar siliniyor, bazı acıların keskinliği azalıyor, bazı kırgınlıkların üzeri kapanıyor. Bir zamanlar bizi ağlatan olaylar, yıllar sonra yalnızca içimizi hafifçe sızlatan anılara dönüşebiliyor.

Bazen de hatırladığımız şey, geçmişin tamamı değil; onun içinden seçip kalbimizde sakladığımız parçalar oluyor.

O lise yıllarında da üzülüyorduk mesela. Sevdiğimiz insanlar bizi anlamadığında gecelerce ağlıyor, bir mesajın gelmesini bekliyor, geleceğimiz hakkında kaygılanıyor, bazen kendimizi dünyanın en yalnız insanı sanıyorduk. O günlerde de geçmek bilmeyen zamanlar, bitmesini istediğimiz günler, bir daha yaşamak istemediğimiz hayal kırıklıkları vardı.

Ama şimdi dönüp baktığımızda bütün bunların arasından bir gülüşü çekip çıkarıyoruz. Sınıfın arka sırasında oturan arkadaşımızı, teneffüste edilen bir şakayı, okul çıkışında uzayan bir yürüyüşü hatırlıyoruz. Bir zamanlar kalbimizi paramparça eden bir aşkı bile yıllar sonra özlemle anabiliyoruz.

Çünkü zaman, yaşadıklarımızı değiştirmese de onlara bakışımızı değiştirebiliyor.

Belki de bu yüzden geçmişi özlemek, her şeyin o günlerde daha güzel olduğu anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca o günlerin artık elimizde olmadığını biliyoruz. Bazen yaşadığımız hayatın ne kadar değiştiğini görüyoruz. Bazen de bir daha aynı şekilde bir araya gelemeyecek insanları, bir daha aynı duyguyla yaşayamayacağımız anları düşünüyoruz.

İnsan, kaybettiği zamanın güzelliğini anlamak için çoğu zaman onun dışına çıkmak zorunda kalıyor.

Bir gün, yıllardır yaşadığı evden taşınıyor. O evin duvarlarında çocukluğunun sesleri kaldığını ancak anahtarı teslim ederken anlıyor. Bir gün, her sabah yan yana yürüdüğü arkadaşından uzaklaşıyor. Bir daha aynı yolda yürüyemeyeceklerini, ancak yıllar sonra tesadüfen karşılaştıklarında fark ediyor. Bir gün, hayatının merkezinde duran insanların kendi hayatlarının başka yönlerine dağıldığını görüyor.

Ve bir zamanlar sonsuza kadar süreceğini sandığı şeylerin aslında yalnızca bir dönem olduğunu anlıyor.

Belki de özlem dediğimiz şey, biraz da sonsuza kadar süreceğini sandığımız şeylerin bir gün sona erdiğini öğrenmenin bedeli.

Peki, diyelim ki bir sabah uyandık ve önümüzde gerçek bir fırsat vardı.

Zaman geriye akacaktı.

İstediğimiz bir yaşa dönebilecek, seçtiğimiz bir güne yeniden uyanabilecek, hayatımızın herhangi bir anını baştan yaşayabilecektik.

Nereye giderdik?

İlkokulun bahçesine mi? Lise sıralarına mı? Henüz kaybetmediğimiz bir büyüğümüzün yanına mı? Babamızın bizi kucağına alıp yatağımıza bıraktığı o geceye mi? Yoksa yıllar önce çok sevdiğimiz birinin yanımızda olduğu, bugün düşününce içimizi sızlatan bir güne mi?

Sanırım çoğumuz hiç düşünmeden bir zaman seçerdik.

Ama asıl soru şu: Oraya geri döndüğümüzde aynı tadı alabilir miydik?

Bir lise sabahına yeniden uyansak, o sabahın güzelliğini yine hissedebilir miydik? Sınıfın kapısından içeri girerken arkadaşlarımızı gördüğümüzde aynı sevinci duyabilir miydik? Teneffüste çalan zil, okul bahçesindeki kahkahalar, eve dönüş yolundaki o tanıdık manzara yine aynı anlamı taşır mıydı?

Belki ilk anda her şey bizi büyülerdi. Yıllardır unuttuğumuzu sandığımız sesleri duymak, tanıdık yüzleri görmek, bir zamanlar hayatımızın doğal bir parçası olan ayrıntılarla yeniden karşılaşmak kalbimizi hızlandırırdı.

Ama sonra bir şey fark ederdik.

Artık o günleri yaşayan eski biz değildik.

O sırada geleceği merak eden genç insanın yerinde, geleceği yaşamış, kayıplar görmüş, bazı insanlara veda etmiş, bazı hayallerinden vazgeçmiş, bazı gerçeklerle yüzleşmiş bugünkü biz vardık.

Aynı sınıfta otursak bile aynı insan olmayacaktık. Aynı sokakta yürüsek bile aynı gözlerle bakmayacaktık. Aynı sofraya otursak bile o sofradaki insanların kıymetini, geçmişteki kendimizden çok daha farklı anlayacaktık.

Belki de o sabahın en güzel yanı, geçmişe gerçekten dönmüş olmak değil, geçmişteyken fark edemediğimiz şeyleri artık görebilmek olacaktı.

Babamızın yüzüne biraz daha uzun bakardık mesela. Büyüklerimizin ellerini daha sıkı tutardık. Annemizin sesini daha dikkatli dinlerdik. Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz saatlerin bitmesini istemezdik. Bir gün çok sıradan bulacağımız bir anın, yıllar sonra en kıymetli hatıramız olabileceğini bilerek yaşardık.

Ama bütün bunları bilmek, zamanın bize sunduğu en büyük armağanı elimizden almaz mıydı?

Çünkü bir anın güzelliği biraz da onun geçici olduğunu henüz bilmememizde saklı değil midir?

Çocukken son kez babamızın kucağında uyuduğumuzu bilseydik, belki o gece hiç uyumak istemezdik. Büyüklerimizle geçirdiğimiz son bayram olduğunu bilseydik, belki o sofradan bir an olsun kalkamazdık. Lise yıllarımızın sonuna geldiğimizi önceden bilseydik, belki her teneffüsü hafızamıza kazımaya çalışırdık.

Ama hayat, bize hangi anın son olduğunu söylemiyor.

Belki de söylememesi gerekiyor.

Çünkü insan her şeyin sonunu bilerek yaşasaydı, hiçbir ana kendisini bütünüyle bırakamazdı. Her vedanın yaklaşan gölgesini düşünür, her mutluluğun içinde onu kaybetme korkusu taşırdı.

Hayatın güzelliği biraz da yarının sıradan bir gün daha olacağına inanarak yaşayabilmekte.

Ne yazık ki bu inanç, kaybettiklerimizi geri getirmiyor. Ama geride kalan günleri nasıl yaşayacağımızı değiştirebiliyor.

Öyleyse insan gerçekten geçmişe mi dönmek istiyor?

Belki hayır.

Belki insan, geçmişte hissettiği bir duyguyu yeniden yaşamak istiyor.

Bir zamanlar dünyanın kendisine açık olduğunu hissettiği o umudu… Sevdiği insanların hep yanında olacağına inandığı o güveni… Küçük şeylerle mutlu olabildiği o sadeliği… Henüz hayatın bütün cevaplarını bulmak zorunda olmadığını bildiği o rahatlığı…

Belki insan, geçmişteki kendisini özlüyor.

Henüz bazı ayrılıkları yaşamamış, bazı kapıların sonsuza kadar kapanabileceğini öğrenmemiş, bazı insanların bir daha geri gelmeyeceğini bilmeyen hâlini…

Çünkü insanın yaşı ilerledikçe yalnızca yılları birikmiyor. Yaşadıkları da birikiyor. Her kayıp, her hayal kırıklığı, her vedalaşma, her yarım kalan hikâye onun dünyaya bakışına bir şey ekliyor. Bir zamanlar hiç düşünmeden yaptığı şeyleri artık daha fazla düşünerek yapıyor. Daha temkinli seviyor, daha dikkatli güveniyor, daha çok şeyi içine atıyor.

Bir zamanlar bütün kalbiyle inandığı şeylere bugün kuşkuyla yaklaşabiliyor.

Ve bazen, bütün bu tecrübelerin arasında, kendisinin eski bir hâlini arıyor.

Oysa o eski hâlimiz, yaşadığımız bütün bu şeylerden bağımsız bir yerde durmuyor. Bugün olduğumuz insanın içinde, görünmez bir biçimde yaşamaya devam ediyor.

Bir şarkıda yeniden gençleşiyor, eski bir fotoğrafta gülümsüyor, tanıdık bir sokaktan geçerken başını çeviriyor. Bir çocuk kahkahası duyduğunda kendi çocukluğuna dokunuyor. Babasının eski bir eşyasını eline aldığında, bir anlığına zamanın bütün mesafesi ortadan kalkıyor.

Geçmiş, bütünüyle geride bıraktığımız bir yer değil belki de. Bazen bugünümüzün içine saklanan, hiç beklemediğimiz bir anda kendisini hatırlatan, bizi biz yapan şeylerin yaşadığı bir iç dünya.

Biz büyüyoruz ama içimizdeki bazı yaşlar hiç büyümüyor.

Bir yanımız hâlâ eve geç kaldığında annesinin merak edeceği günlerde yaşıyor. Bir yanımız hâlâ babasının elini tuttuğunda hiçbir şeyden korkmayan o küçük çocuk. Bir yanımız hâlâ okul bahçesinde arkadaşlarıyla gülen, sevdiği insanın bir bakışına bütün gününü sığdırabilen o genç.

Belki de geçmişi özlediğimizde aslında kendimizin farklı zamanlarda kalmış parçalarını arıyoruz.

Ve her hatırlayışımızda onları bugünkü hâlimizle yeniden buluşturuyoruz.

Yine de insanın içinden geçmiyor değil…

Keşke bir kez olsun zamanın önüne geçebilsek.

Keşke hayatın bize verdiği bazı günleri daha uzun yaşayabilsek. Keşke sevdiklerimizin sesleri hafızamızda silinmeden önce onları bir kez daha duyabilsek. Keşke bazı sarılmaları yarıda bırakmasak, bazı konuşmaları aceleye getirmesek, bazı insanların yanımızda oluşunu bu kadar sıradan karşılamasak.

Keşke bir zamanlar kapısından her gün girip çıktığımız evlere, bir daha o günleri yaşayamayacağımızı bilmeden önce son bir kez daha dikkatle bakabilsek.

Ama hayatın bize tanıdığı imkân, geçmişi yeniden yaşamak değil.

Geçmişi anlamak.

Bazen insanın elinden alınan şeylerin kıymetini anlayabilmesi için onların yokluğuyla tanışması gerekiyor. Bu, kayıpların gerekli ya da güzel olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca insanın bazen çok geç öğrendiği bir gerçek var: Varlığına alıştığımız şeylerin hiçbirinin bize sonsuza kadar ait olacağına dair bir söz verilmedi.

Ne gençliğimiz, ne evimiz, ne sevdiklerimiz, ne de bugün sıradan bulduğumuz o uzun günler…

Her şey değişebilir.

İnsan da değişir.

Belki de bu yüzden bugünün içinde biraz daha dikkatli yaşamak gerekiyor. Bir sofrada sevdiğimiz insanlarla otururken telefonumuzu bir kenara bırakmak, anlatılan hikâyeyi gerçekten dinlemek, birinin yüzüne bakarak konuşmak, sevdiğimiz insanlara onları sevdiğimizi söylemek…

Bunlar zamanı durdurmuyor elbette. Kimseyi sonsuza kadar yanımızda tutmuyor. Ama yaşadığımız anlarla aramızda daha sahici bir bağ kurmamızı sağlıyor.

Çünkü bir gün bugünü de özleyeceğiz.

Bugün bizi yoran sorumlulukları, yetişmek zorunda olduğumuz işleri, bazen şikâyet ettiğimiz evimizi, her gün gördüğümüz yüzleri, telefonun diğer ucundan sesini duyabildiğimiz insanları…

Belki bugün içinden çıkamadığımız bir mesele, yıllar sonra hayatımızın sıradan bir ayrıntısı olarak kalacak. Belki şu an bitmesini istediğimiz bir dönem, bir gün hatırlamak için bütün kalbimizle geri dönmek isteyeceğimiz bir zamana dönüşecek.

Şimdi yanımızda olan birinin sesini, bir gün yalnızca hatıralarımızdan duyacağımızı düşünmek bile ağır geliyor insana.

Ama gerçek bu.

Zaman, hayatımızın içinden sessizce geçiyor. Biz çoğu zaman bir sonraki güne yetişmeye çalışırken, içinde bulunduğumuz günün bir daha geri gelmeyeceğini unutuyoruz.

Belki de yapılabilecek en güzel şey, her anın sonsuza kadar sürmesini beklemek değil; onun bir gün bitebileceğini bilerek, elimizden geldiğince hakkını vermek.

Bazen düşünüyorum da, insan geçmişe dönmek için değil, bazı şeylerin hiç değişmemiş olduğunu görmek için özlem duyuyor.

Babamızın hâlâ bizi kucağına alabilecek kadar güçlü olduğu günleri… Büyüklerimizin hâlâ sofranın başında oturduğu, evin içinden seslerinin yükseldiği zamanları… Bir arkadaşımızı görmek için tek bir mesajın yeterli olduğu, bir kapıyı çaldığımızda çocukluğumuzun bizi karşıladığı o günleri…

Çünkü geçmiş, bize yalnızca yaşadığımız güzel şeyleri hatırlatmıyor. Bir zamanlar ne kadar çok şeye sahip olduğumuzu da gösteriyor.

O zamanlar belki farkında değildik ama hayatımızda bir sürü küçük mucize vardı. Bizi merak eden insanlar, eve dönebileceğimiz bir kapı, başımızı yaslayabileceğimiz omuzlar, her şeye yeniden başlayabileceğimizi düşündüğümüz sabahlar…

Bugün bazıları yok.

Bazıları uzaklarda.

Bazıları ise hâlâ yanımızda ama artık eskisi gibi değiller.

Ve belki de insanın kalbini en çok yoran şey, bir zamanlar bildiği dünyanın aynı dünya olmadığını fark etmesi.

Aynı sokaklardan geçiyoruz ama başka insanlar olarak. Aynı evlere giriyoruz ama başka duygularla. Aynı şarkıları dinliyoruz ama artık başka yerlerimiz acıyor.

Hayat bizi değiştirirken geride bıraktığımız şeyler de değişiyor. Hatıralarımızda kalan insanlar, zihnimizde bir zamanlar oldukları hâlleriyle yaşamaya devam ediyor. Biz onları son gördüğümüz yaşlarında, son duyduğumuz sesleriyle, son sarıldığımız anın sıcaklığıyla saklıyoruz.

Belki de bu yüzden eski fotoğraflara bakarken yalnızca geçmişteki insanları görmüyoruz. Onların yanında duran eski kendimizi de görüyoruz.

Bir fotoğrafta gülümsüyoruz mesela. O gün ne düşündüğümüzü, neye üzüldüğümüzü, neyi beklediğimizi hatırlamaya çalışıyoruz. Belki de o anın bizim için ne kadar önemli olduğunu bilmiyorduk. Belki yalnızca güzel bir gün geçirdiğimizi düşünüyorduk.

Şimdi ise o fotoğrafın içinde bir daha geri gelmeyecek koca bir dünya görüyoruz.

İnsan bazen bir fotoğrafa uzun uzun bakıp şunu düşünüyor:

Keşke o günün içinde olduğum hâlimle, bugün bildiklerimi bilseydim.

Ama belki hayatın bütün hikmeti de burada saklıdır. O günün kıymetini tam olarak bilmeden yaşamak, sonra dönüp baktığımızda onun kıymetini anlayabilmek…

Büyümek biraz da budur belki. Bir zamanlar sıradan sandığımız şeylerin aslında ne kadar özel olduğunu, elimizden geçen yıllar bize gösterdikçe anlamak.

Ve bir gün, kendimize şu soruyu sormak:

Geçmişe dönebilseydim, gerçekten neyi değiştirirdim?

Belki hiçbir şeyi.

Belki yalnızca biraz daha yavaş yürürdüm. Babamın omzuna başımı biraz daha uzun yaslardım. Büyüklerimin anlattığı hikâyeleri bir kez daha dinlerdim. Arkadaşlarımla eve dönmek için acele etmezdim. Mutlu olduğumu fark etmediğim bir anda durup içimden, Ne güzel bir gündeyim, derdim.

Belki de değiştirmek istediğimiz şey geçmişin kendisi değil, onun içindeyken sahip olduğumuz farkındalıktır.

Çünkü bazı günler, yaşandıkları sırada yalnızca bir gündür. Yıllar sonra ise insanın ömrü boyunca dönüp dönüp ziyaret ettiği bir yere dönüşür.

Sonunda insan şunu anlıyor: Zamanın geriye akması mümkün olsaydı bile, hayatı bir daha aynı şekilde yaşayamazdık. Çünkü zamanla birlikte biz de değiştik. Artık biliyoruz. Artık kaybetmenin ne demek olduğunu, bir vedanın insanın içinde ne kadar uzun sürebildiğini, bazı seslerin bir gün ne kadar kıymetli hâle gelebileceğini biliyoruz.

Belki bir lise sabahına yeniden uyanırdık ama o günün son sabahımız olmadığını bilmenin rahatlığıyla değil, bir gün onu özleyeceğimizi bilmenin hüznüyle yaşardık.

Belki babamız bizi yeniden yatağımıza taşırdı ama o kolların bir gün yaşlanabileceğini bilerek gözlerimizi kapatırdık.

Belki büyüklerimizle yeniden aynı sofraya otururduk ama her lokmada zamanın bize bir gün daha verdiğini düşünürdük.

Ve belki de geçmişin tadı, tam da bu yüzden bir daha aynı olmazdı.

Çünkü geçmişi güzel yapan yalnızca yaşadıklarımız değil, onları yaşarken kim olduğumuzdu. O günlerin içindeki umudumuz, habersizliğimiz, korkularımız, beklentilerimiz ve henüz başımıza gelmemiş şeylere duyduğumuz inançtı.

Bütün bunları yeniden elde edemeyiz.

Ama onların bizde bıraktığı sevgiyi, merhameti ve kıymet bilme duygusunu bugüne taşıyabiliriz.

Geçmişe dönüp bir daha yaşayamayacağımızı düşündüğümüz şeylerin bir kısmını, belki de bugünkü hayatımızın içinde yeniden bulabiliriz. Bir çocuğun başını okşarken, sevdiğimiz birine sarılırken, ailemizle aynı sofraya otururken, eski bir dostun sesini duyarken…

Elbette hiçbir şey eskisinin aynısı olmayacak. Hiçbir insan başka bir insanın yerini doldurmayacak. Hiçbir yeni anı, kaybettiğimiz bir anının birebir karşılığı olmayacak.

Ama hayat, geçmişte bıraktığımız güzelliklerin yalnızca hatıralarıyla yaşamak zorunda olduğumuz bir yer de değil.

Hâlâ yaşayacağımız sabahlar var.

Hâlâ tanışacağımız insanlar, öğreneceğimiz şeyler, güleceğimiz anlar, kalbimizi ısıtacak karşılaşmalar var. Belki bir gün, bugün yaşadığımız sıradan bir anıyı bile yıllar sonra özlemle hatırlayacağız.

Belki bugün aynı evin içinde sesini duyduğumuz birinin sesini, yıllar sonra bir hatıranın içinden arayacağız.

Belki şu an hiç önemsemediğimiz bir akşam, gelecekte hayatımızın en kıymetli akşamlarından biri olacak.

Bu yüzden geçmişe duyduğumuz özlemi yalnızca geri dönememenin acısı olarak görmemek gerekiyor. Bazen o özlem, bize hayatın ne kadar değerli olduğunu anlatan sessiz bir hatırlatma.

Bir zamanlar yaşadığımız günlerin kıymetini geç anladık diye, bugün yaşadığımız günleri de aynı şekilde kaybetmek zorunda değiliz.

Belki her şeyi değiştiremeyiz. Belki bazı insanlara bir daha sarılamayız. Belki geçmişte yaptığımız hataları düzeltemeyiz. Belki içimizde hâlâ kapanmayan yaralar, dönüp dönüp ziyaret ettiğimiz hatıralar olacak.

Ama bugün hâlâ birini arayabiliriz.

Hâlâ bir sofraya oturabiliriz.

Hâlâ birine sevgimizi söyleyebilir, birinin elini tutabilir, bir kapıyı çalıp içeri girebiliriz.

Ve belki de bütün bunları yaparken, zamanın bize sunduğu en kıymetli şeyi fark edebiliriz: Henüz hatıraya dönüşmemiş bir hayatın içindeyiz.

Çünkü insan, geçmişe dönmek isterken çoğu zaman aslında kaybettiği bir duyguyu arar. Oysa hayat, o duygunun izlerini bazen hâlâ önümüze çıkarır; biz yalnızca geçmişin kapısında beklerken bugünün kapısını görmeyiz.

Belki de artık kendimize başka bir soru sormanın zamanıdır.

Bir şansım olsa da geçmişe dönsem, aynı tadı alır mıydım?

Belki almazdım.

Çünkü o günlerin içinde, onları bir daha yaşayamayacağımı bilmiyordum. Çünkü o insanların bir gün eksilebileceğini, o evlerin bir gün sessizleşebileceğini, o sabahların bir gün yalnızca hatıralarımda yaşayacağını düşünmüyordum.

Ama bugün biliyorum.

Ve bugün bildiklerimle, geçmişteki kendime sarılabilseydim, ona hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatmaya çalışmazdım. Çünkü o zaten hayatın içindeydi.

Yalnızca şunu söylerdim:

Acele etme.

Büyümek için bu kadar sabırsızlanma.

Bazen hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen günlerin kıymetini bil. Sana seslenen insanların seslerini duy. Yanında oturanların yüzlerine iyi bak. Bir gün sıradan bulduğun her şeyin, geri dönmek isteyeceğin bir dünyaya dönüşebileceğini unutma.

Ve en önemlisi, mutlu olduğunu anlamak için o günlerin bitmesini bekleme.

Çünkü bir gün sen de geçmişe dönmek isteyeceksin.

Bir lise sabahına, eski bir bayrama, çocukluğunun evine, babanın seni yatağına taşıdığı bir geceye…

Ama zaman sana kapıyı açmayacak.

Sana yalnızca hatırlamayı verecek.

Sen de gözlerini kapatıp bir anlığına orada olduğunu hissedeceksin. Belki bir şarkı duyacaksın, belki eski bir fotoğrafa bakacaksın, belki de hiçbir sebep yokken kalbinin bir köşesi sızlayacak.

Ve anlayacaksın ki bazı yerlerden insan hiç ayrılmıyor aslında.

Yalnızca bir daha aynı şekilde dönemiyor.

Belki de insanın en büyük özlemi, geçmişe dönmek değil; bir zamanlar sahip olduğu güzellikleri kaybetmeden de anlayabilen biri olabilmek.

Çünkü hayat, bize aynı günü ikinci kez yaşama şansı vermiyor.

Ama bazen, yaşadığımız günün kıymetini anlamamız için bize ikinci bir şans veriyor.

Adına hatıra diyoruz.

Adına özlem diyoruz.

Ve bazen, bütün bir ömrü bir cümleye sığdırıyoruz:

Meğer ben, o günlerin bir daha gelmeyeceğini bilmeden yaşadığım için değil, bir gün onları bu kadar çok özleyeceğimi bilmediğim için çocukmuşum.

İnsan büyüdükçe geçmişe dönmek istiyor.

Ama belki de asıl mesele, bir gün geçmiş olacağını bilerek bugünü yaşayabilmekte.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER