Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Çilem Tanyıldız / Yazar
Çilem Tanyıldız / Yazar

Bir Felaketin İçinde İnsan Kalabilmek

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

Takashi Nagai’nin Nagasaki’nin Çanları üzerine

Bazı felaketleri anlamak için yalnızca ne kadar büyük bir yıkıma neden olduklarına bakmak yetmez. Bazen asıl mesele, o yıkımın ortasında kalan insanların ne yaşadığını, ne hissettiğini ve henüz başlarına geleni anlamaya bile fırsat bulamadan ne yapmak zorunda kaldıklarını düşünebilmektir.

Takashi Nagai’nin Nagasaki’nin Çanları adlı eseri, insanı tam da böyle bir düşüncenin karşısında bırakıyor. 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atılan atom bombası, bir şehri birkaç saniye içinde tanınmaz hâle getirirken geride yalnızca yıkılmış yapılar ve kaybedilmiş hayatlar bırakmadı. İnsanların bildiği dünyanın bir anda ortadan kalktığı, neyle karşı karşıya olduklarını anlamaya çalışırken hayatta kalmak ve başkalarını yaşatmak zorunda kaldıkları bir gerçeklik yarattı.

Bir sabahın sıradanlığı içinde yaşayan insanlar, birkaç dakika sonra kendilerini daha önce benzeriyle karşılaşmadıkları bir felaketin ortasında buldular. Patlamanın ardından yaşananları anlamlandırmak kolay değildi. Bedenler yaralanmış, evler yıkılmış, aileler birbirinden kopmuştu. İnsanlar bir yandan kendilerini kurtarmaya çalışırken diğer yandan yakınlarını arıyor, yaralılara ulaşmaya ve hayatta kalanlara yardım etmeye çalışıyordu.

Üstelik o gün yaşananların tamamı gözle görülebilen şeylerden ibaret değildi. Atom bombasının etkisi, patlamanın yarattığı yıkımla sona ermiyordu. Radyasyonun görünmeyen tehdidi, yaralanmalar ve sonradan ortaya çıkan sağlık sorunları, felaketin etkilerini zamana yayıyordu. İnsanlar neyle karşı karşıya olduklarını henüz tam olarak bilmiyorken tehlikenin içinde yaşamaya devam ediyorlardı.

Belki de bir felaketin en ürkütücü yanı budur: İnsan, başına geleni anlamaya çalışırken bile onun sonuçlarını yaşamaya devam eder.

Fakat Nagasaki’nin hikâyesinde beni en çok düşündüren şey, yıkımın büyüklüğünden çok, o yıkımın içindeki insanların birbirleriyle kurdukları ilişki.

Kendi yakınlarını arayan birinin, yardıma muhtaç başka bir insanla karşılaştığını düşünelim. Kendi ailesinin nerede olduğunu bilmeyen biri, bir yabancının yarasını sarmaya çalışıyor olabilir. Korku içindeki bir insan, kendisinden yardım bekleyen başka bir insanın gözlerine bakmak zorunda kalabilir. Belki de o sırada kendi acısını henüz hissedecek durumda bile değildir.

Çünkü bazı anlarda insanın kendi acısını yaşaması bile mümkün olmaz. Önünde yardım bekleyen biri vardır. Birinin bulunması, bir yaralının taşınması, bir başkasına su ulaştırılması gerekir. Kendi hayatının ne hâle geldiğini anlamaya vakit bulamayan insan, başka bir hayatı kurtarmak için hareket etmeye devam eder.

Bunu yalnızca bir kahramanlık hikâyesi olarak okumak istemiyorum. Çünkü böyle bir anlatı, insanların yaşadığı çaresizliği olduğundan daha kolay anlaşılır hâle getirebilir. Oysa orada bulunan insanlar da korkuyordu, yaralanıyordu, yakınlarını kaybediyordu. Yardım eden herkesin kendisini güçlü hissettiğini ya da ne yapması gerektiğini bildiğini varsayamayız. Belki de çoğu, elinden geleni yapmaya çalışmaktan başka bir seçeneği olmadığını düşünüyordu.

İnsan bazen başkasına yardım ettiği için acısını unutmaz; yalnızca acısını yaşayabileceği zamanı erteler.

Nagai’nin tanıklığını önemli kılan noktalardan biri de bu insani gerçekliğe yaklaşmamızı sağlamasıdır. Karşımızda yalnızca bir felaketi kayda geçiren doktor değil, yaşananların içinde kendi kayıplarıyla ve başkalarının acılarıyla yüzleşen bir insan vardır. Onun tanıklığı, felaketin büyüklüğünü rakamların ötesine taşıyarak insan hayatının kırılganlığını hatırlatır.

Bir insanın hayatı ne kadar kısa sürede değişebilir? Bir aile, ne kadar kısa bir zaman içinde birbirinden kopabilir? İnsan, dün sıradan kabul ettiği hayatının artık geri dönmeyeceğini ne zaman anlar?

Bu soruların kolay cevapları yok. Çünkü kaybın kendisi kadar, kaybı anlamak da zaman alır. Bir felaketin ilk anlarında insanlar çoğu zaman neyi yitirdiklerini bütünüyle kavrayamazlar. Önce hayatta kalmaya, yakınlarına ulaşmaya, yaralıları kurtarmaya çalışırlar. Acının anlamı ise bazen tehlike geçtikten sonra, bazen de yıllar boyunca ortaya çıkar.

Bu yüzden hayatta kalmakla kurtulmak arasında da bir fark vardır. Patlamadan sağ çıkmak, insanın yaşananların bütün sonuçlarından kurtulduğu anlamına gelmez. Kaybedilen insanlar, değişen hayatlar ve hafızaya yerleşen görüntüler, felaketin ardından da varlığını sürdürür.

Peki, bütün bunların karşısında savaşın kazananlarından söz etmek ne kadar anlamlıdır?

Tarih, savaşları çoğunlukla sonuçları üzerinden anlatır. Kimin teslim olduğu, hangi tarafın üstün geldiği, hangi kararın savaşı sona erdirdiği kayda geçirilir. Bu bilgiler elbette önemlidir. Ancak savaşın sonucunu açıklamakla, onun insan hayatında yarattığı yıkımı anlamak aynı şey değildir.

Bir savaşın askerî sonucu olabilir. Devletler hedeflerine ulaşabilir, ordular zafer ilan edebilir. Fakat bir şehrin enkazında ailesini arayan insan için zaferin anlamı nedir? Kendi yaralarını unutup başka bir yaralıya yardım etmeye çalışan biri, savaşın kazananlarını nasıl düşünür? Bir insanın hayatı elinden alındığında, bunu hangi tarihsel sonuç geri getirebilir?

Bu sorular, yaşananları yalnızca kazananlar ve kaybedenler üzerinden değerlendiremeyeceğimizi gösteriyor. Çünkü savaşın sonuçları, onu başlatan kararların sınırları içinde kalmaz. O kararları vermeyen insanlar, çoğu zaman onların en ağır bedelini öder. Üstelik kaybedilen yalnızca hayatlar değildir. İnsanların güven duygusu, gelecek beklentileri ve dünyaya duydukları inanç da bu yıkımdan etkilenir.

Nagasaki’de yaşananları anlamaya çalışırken bir başka çelişkiyle de karşılaşıyoruz. İnsan, bir yandan böylesine büyük bir yıkımı yaratabilecek bir güce ulaşmış, diğer yandan o yıkımın ortasında birbirini kurtarmak için çabalayan insanların dayanışmasına ihtiyaç duymuştur.

Bilim ve teknoloji, insanın yapabileceklerinin sınırlarını genişletiyor. Fakat yapabileceklerimizin artması, ne yapmamız gerektiği sorusunu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, gücümüz büyüdükçe sorumluluğumuz da büyüyor. Bir şeyi gerçekleştirebilmekle onu gerçekleştirmeye hakkımız olduğunu düşünmek arasındaki mesafe, belki de insanlığın en önemli ahlaki sınavlarından biri.

Nagai’nin kitabına adını veren çanlar, bu düşünceye başka bir boyut katıyor. Bombardımanda zarar gören Urakami Katedrali’nin çanlarından biri enkazdan çıkarılmış ve 24 Aralık 1945’te yeniden çalınmıştı. O ses, yıkımın ardından yeniden duyulmuştu. Fakat çanın yeniden çalması, kaybedilen hayatları geri getirmediği gibi yaşananları da ortadan kaldırmadı.

Belki de çanların anlamı tam olarak burada yatıyor. Onlar, her şeyin yeniden eski hâline döndüğünü değil, yaşananların ardından hayatın bir biçimde devam ettiğini hatırlatıyor. Ancak devam etmek, unutmak anlamına gelmemeli. Bir felaketin ardından yeniden ayağa kalkmak, o felaketi mümkün kılan koşulları sorgulamaktan vazgeçmek demek değil.

Çünkü yalnızca insanların birbirine yardım etmesini anlatmak, bu yardıma neden ihtiyaç duyulduğu sorusunu cevapsız bırakabilir. Dayanışmanın değerini görmek kadar, insanları böylesine çaresiz bırakan yıkımın sorumluluğunu da hatırlamak gerekir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER