Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Sıla Şentekin / Yazar
Sıla Şentekin / Yazar

Herkes Haklı Olmak İstiyor

Yazıyı sesli dinleyebilirsiniz

İnsan, başkalarının yanlışlarını yargılamadan önce kendi doğrularının ne kadarını yaşayabildiğine bakmalıdır.

Öyle bir zamandayız ki herkesin kendisini savunacak bir cümlesi, yaptıklarını açıklayacak bir gerekçesi, yanlışlarının üzerini örtecek bir hikâyesi var. Herkes anlaşılmayı bekliyor, herkes haklı bulunmak istiyor, herkes kendisine gösterilmesini beklediği özeni başkalarından talep ediyor. Fakat iş, aynı hassasiyeti göstermek, aynı sorumluluğu üstlenmek ve kendi davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmek olduğunda ortalık birden sessizleşiyor. Herkesin anlatacak bir hikâyesi var; ne var ki çok az insan kendi hikâyesindeki kusurlu karakterle yüzleşebiliyor.

İnsanın kendisini savunmak için gösterdiği çabayı, kendisini sorgulamak için de gösterebilmesi gerekmez mi? Başkasının en küçük yanlışını büyüteç altına alan bir zihnin, kendi hatalarına geldiğinde neden bu kadar anlayışlı bir hâle büründüğünü hiç düşündük mü? İnsan, kendisi sözünü tutmadığında şartları, başkası tutmadığında karakterini sorguluyor. Kendi vazgeçişine haklı sebepler bulurken başkasının vazgeçişini vefasızlıkla nitelendiriyor. Kendi sessizliğini olgunluk, başkasının sessizliğini suç sayıyor. Böylece herkes kendi kusuruna bir isim veriyor; fakat kimse o kusurun sorumluluğunu taşımak istemiyor.

Oysa haklı olmak, insanın kendisine yakıştırdığı bir sıfat değildir. Haklılık, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını sıralayarak kazanılabilecek bir üstünlük de değildir. İnsan, önce kendi davranışlarının karşısında durabilmeli, kendi sözlerinin ağırlığını taşıyabilmeli ve gerektiğinde kendi yanlışını kabul edebilmelidir. Çünkü başkalarının kusurlarını görmek bir dikkat meselesiyken, kendi kusurlarıyla yüzleşmek bir karakter meselesidir.

Bugün birçok insan, davranışlarının sonuçlarından ziyade niyetlerinin anlaşılmasını bekliyor. Kırdığı bir insanın karşısında ne hissettirdiğinden çok, aslında ne demek istediğini anlatmaya çalışıyor. Verdiği sözü tutmadığında koşulların zorluğundan, sorumluluğunu yerine getirmediğinde şartların elverişsizliğinden söz ediyor. Her yanlışın arkasına bir gerekçe, her eksikliğin üzerine bir mazeret yerleştiriyor. Oysa iyi niyet, kötü bir sonucun üzerini örten sihirli bir örtü değildir. İstemeden kırmış olmak, kırılanın acısını ortadan kaldırmaz. Bir davranışın açıklamasının bulunması, onun sonuçlarını hükümsüz kılmaz. Bazı şeylerin sebebi anlaşılabilir; fakat açtığı iz kolay kolay silinmez.

İşte tam da bu noktada sorumluluk kavramı, insanın karakterini ele veren en ağır ölçülerden birine dönüşür. Herkes söz vermeyi bilir; fakat sözünün arkasında durmak herkesin harcı değildir. Herkes güven ister; fakat güven vermenin gerektirdiği sadakati taşıyabilen azdır. Herkes değer görmek ister; fakat değer vermenin, emek göstermenin ve gerektiğinde fedakârlık etmenin sorumluluğunu aynı kararlılıkla üstlenen pek az insan vardır. İnsan, taleplerinin büyüklüğüyle değil, o taleplerin karşılığında ortaya koyabildikleriyle ölçülür.

Bir insanın karakteri, yalnızca söylediklerinde değil, çıkarlarıyla doğruları karşı karşıya geldiğinde yaptığı tercihte saklıdır. Kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığında, işine gelmediğinde ne kadar tutarlı kalabildiğinde, kendisini kurtarmak uğruna başkasını ne kadar kolay gözden çıkarabildiğinde ortaya çıkar. Herkesin alkışladığı yerde doğruyu savunmak kolaydır; asıl mesele, kimsenin yanında olmadığı zamanlarda da aynı doğrulara sahip çıkabilmektir. Çünkü karakter, şartlara göre değiştirilebilen bir tutum değil, insanın kendisine karşı duyduğu saygının dışa vurumudur.

Bir de herkesin birbirinden beklediği, fakat çok az kişinin kendisinde bulundurmaya gayret ettiği netlik meselesi var. Herkes dürüstlük istiyor, fakat kendi niyetini açıklamaktan kaçıyor. Herkes tutarlılık bekliyor, fakat kendi davranışlarını şartlara göre değiştiriyor. Herkes karşısındakinin bir duruşu olmasını arzuluyor, fakat kendi duruşunu başkalarının beklentilerine göre şekillendirmekte sakınca görmüyor. Böyle bir dünyada insanın en büyük yanılgısı, başkalarından beklediği niteliklere kendisinin de sahip olması gerektiğini unutmasıdır.

Üstelik bedel ödemek, her zaman büyük fedakârlıklar yapmak anlamına gelmez. Bazen gururundan bir adım geri atabilmek, bazen yanlışını kabul etmek, bazen de kolayına geleni değil, doğru olanı seçmektir. Bazen bir özür dilemek, bazen verdiğin sözü yerine getirmek, bazen de kendi çıkarına aykırı olsa bile bir insanın hakkını gözetmektir. İnsan, yalnızca istediklerinin peşinden koşarak değil, istediklerinin gerektirdiği sorumluluğu üstlenerek de kendisini ortaya koyar. İstemek kolaydır; seçmek zordur. Seçmek kolaydır; seçiminin arkasında durmak daha zordur.

Ne var ki insanın en büyük yanılgılarından biri, mazeretlerini çoğalttıkça sorumluluğunun azalacağını sanmasıdır. Zamanı değildi, şartlar uygun değildi, öyle olsun istemedim, elimden gelen buydu… İnsan, bazen bir ömrü kendi mazeretlerini çoğaltarak tüketebilir. Fakat her mazeret insanı temize çıkarmaz; bazıları yalnızca gerçekle yüzleşmeyi geciktirir. Üstelik sürekli başkalarını anlamaya davet eden bir insanın kendisini anlamak için hiçbir çaba göstermemesi, masumiyet değil, düpedüz bir çifte standarttır.

Elbette insan yanılabilir. Hata yapmak, eksik kalmak, zaman zaman yanlış kararlar vermek insan olmanın kaçınılmaz tarafıdır. Ancak yanılmakla yanlışında ısrar etmek, hata yapmakla hatasını savunmayı alışkanlık hâline getirmek aynı şey değildir. Hatasını kabul eden insan gelişmeye açıkken, her defasında kendisini aklamaya çalışan insan kendi eksikliklerinin etrafına duvarlar örer. Zamanla bu duvarlar onu korumaz; aksine kendi gerçeğinden uzaklaştırır. Çünkü insanın kendisini kandırabilmesi, gerçeğin ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Belki de en büyük yanılgımız, haklı olmayı güçlü olmakla karıştırmamızdır. Her tartışmayı kazanmak, her koşulda son sözü söylemek, karşısındakini susturmak ya da hiçbir zaman geri adım atmamak bir güç göstergesi değildir. Bazen insanın gösterebileceği en büyük güç, kendi egosunun önüne geçebilmesidir. Yanlışını kabul etmekten korkmamak, gerektiğinde özür dilemek, susmak ve değişmek… Bunların hiçbiri insanı küçültmez. Aksine, kendisiyle hesaplaşabilecek kadar güçlü olduğunu gösterir.

Belki de artık kendimize daha farklı sorular sormamız gerekiyor. Beni kim haksızlığa uğrattı demeden önce, ben kimin hakkını gözetemedim? Bana neden değer verilmedi diye düşünmeden önce, ben verdiğim değerin arkasında ne kadar durabildim? Neden kimse beni anlamıyor diye yakınmadan önce, ben kendimi ne kadar sorgulayabildim? Başkalarından beklediğim dürüstlüğü, sadakati, özeni ve tutarlılığı kendi davranışlarıma ne ölçüde yansıtabildim?

Çünkü insanın kendisine sormaktan kaçındığı sorular, çoğu zaman yüzleşmekten korktuğu gerçeklerin kapısını aralar. Herkes kendi hikâyesinde haklı olabilir; fakat hayat, insanın kendisine biçtiği rollere göre hüküm vermez. Söylenenler unutulabilir, gerekçeler zamanla geçerliliğini yitirebilir, mazeretler bir gün tükenebilir. Fakat davranışların bıraktığı iz, çoğu zaman bütün açıklamalardan daha kalıcıdır.

Sonunda geriye ne kadar haklı olduğumuzu anlatan cümlelerimiz değil, nasıl bir insan olduğumuzu gösteren davranışlarımız kalacak. İnsanların zihninde bıraktığımız iz, kendimizi ne kadar iyi savunduğumuzla değil, söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafeyle ölçülecek. Çünkü herkes konuşabilir, herkes kendisini savunabilir, herkes başkasından bir şeyler bekleyebilir. Fakat herkes sözünün ağırlığını taşıyamaz, herkes verdiği değerin sorumluluğunu üstlenemez, herkes kendi vicdanının karşısında dürüst duramaz.

Herkesin haklı olduğu bir dünyada, belki de en büyük eksiklik hakikattir.

Artık biraz daha az mazerete, biraz daha fazla sorumluluğa; biraz daha az savunmaya, biraz daha fazla öz eleştiriye ihtiyacımız var. Başkalarının yanlışlarını sayarken kendi kusurlarımızı görmezden gelmekten, beklediğimiz değerleri göstermeden değer talep etmekten ve haklılığımızı başkalarının haksızlıkları üzerine inşa etmekten vazgeçmeliyiz.

Çünkü insanın büyüklüğü, kaç kişiyi haksız çıkardığıyla değil, kendi yanlışlarının karşısında ne kadar dürüst durabildiğiyle ölçülür.

Kendi yanlışlarının arkasına mazeretlerini dizerek yükseldiğini sananlar, aslında karakterlerinin üzerine birer kat daha enkaz inşa ederler.

Ve nihayetinde unutulmaması gereken şudur: İnsan, her defasında haklı çıkmayı başararak değil, gerektiğinde kendi yanlışının karşısında durabilerek olgunlaşır. Haklı görünmek için harcanan çabayı, doğru bir insan olmak için harcasaydık belki de bugün birbirimizi bu kadar yormazdık.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER