Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na:
Ankara’nın Yeni Savunma Ekseni
Türk dış politikası Cumhuriyet’in 103. yıl dönümüne hazırlanırken yeni bir güvenlik mimarisinin kapısını da aralıyor. 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan, 27 Ekim’de TBMM Dışişleri Komisyonu’ndan geçen Mekke Savunma Anlaşması, Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Pakistan’la ortak bir savunma çerçevesinde buluşturuyor. Kimine göre bölgesel bir caydırıcılık kalkanı, kimine göre Ankara’yı başkalarının çatışmalarına sürükleyebilecek bir yük. Gerçek, çoğu zaman olduğu gibi bu iki uç arasında bir yerde duruyor.
1.Anlaşma ne söylüyor, ne söylemiyor?
Anlaşma 16 maddeden oluşuyor. İlk madde, tarafların birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarını korumak için iş birliği yapmasını öngörüyor. En çok konuşulan hüküm kolektif savunma: Taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılıyor. Hüküm, BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırılıyor.
Diğer maddeler askerî iş birliğini ve savunma sanayiini kapsıyor: Personel değişimi, ortak eğitim ve tatbikatlar, silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliği, teknoloji paylaşımı, ortak geliştirme ve ortak üretim. Terörle mücadele ve istihbarat iş birliği de metinde yer alıyor.
Kurumsal yapı şöyle: Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarından oluşan bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurulacak. Merkezi Suudi Arabistan’da olacak daimi sekretaryanın ilk genel sekreteri Pakistan’dan olacak. Anlaşma, son onay belgesinin sekretaryaya teslim edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Değişiklik için çekirdek tarafların oybirliği gerekiyor. Çekilmeye ilişkin hükümler ilk 10 yıllık döneme ve sonrasındaki yazılı bildirim süresine bağlanmış.
Metnin söylemedikleri de en az söyledikleri kadar önemli. Atlantic Council’in analizine göre anlaşma, NATO’nun 5. maddesindeki gibi otomatik bir askerî müdahale yükümlülüğü getirmiyor. Jerusalem Post’un değerlendirmesi de benzer yönde: Taraf ülkeleri saldırı halinde doğrudan savaşa girmeye zorlayan açık bir hüküm yok. Yani “herkes herkes için” diyen ama “nasıl” sorusunu büyük ölçüde siyasi takdire bırakan bir metin var. Bu belirsizlik hem avantaj hem risk.
2.Türkiye için artılar
Caydırıcılığın katmanlaşması. Savunma anlaşmalarının asıl gücü, savaşta değil savaşı önlemede ortaya çıkar. Üç ülkeden birine yönelik bir saldırının diğer ikisinin de tepkisini çekebileceği ihtimali, olası bir saldırganın hesabını değiştirir. Türkiye’nin güvenlik gündemi (Doğu Akdeniz, Suriye, terör tehdidi, İsrail’in bölgesel operasyonları) düşünüldüğünde ek bir caydırıcılık katmanı stratejik değer taşıyor. Bazı analistler anlaşmayı, İsrail saldırısını engelleyecek bir garantiden çok, zincirleme etkilere karşı bir sigorta olarak okuyor.
NATO dışında manevra alanı. Türkiye NATO üyeliğini sürdürürken güvenliğini tek bir ittifaka bağlamak istemediğini bu adımla gösteriyor. Hükümet anlaşmanın NATO’ya alternatif değil, tamamlayıcı olduğunu vurguluyor. Dışişleri Bakanı Fidan da NATO’yla çelişmediğini ve desteğin olay bazında belirleneceğini söyledi. Müttefiklerle pazarlıkta elin güçlenmesi, bu çok vektörlü yaklaşımın en somut getirilerinden biri olabilir.
Ortak üretim, teknoloji paylaşımı ve ortak Ar-Ge hükümleri, Türk savunma sanayiine üç ülkenin sermayesini, pazarını ve üretim kapasitesini birleştirme imkânı sunuyor. Suudi Arabistan’ın finansal gücü, Pakistan’ın askerî tecrübesi ve nüfusu, Türkiye’nin sanayi birikimiyle birleşirse hem ihracat hem kritik teknolojilerde bağımsızlık açısından kazanım sağlanabilir.
Atlantic Council analisti Outzen’a göre Türkiye, Katar, Suriye ve Libya’daki mevcut ilişkilerine Pakistan’ı da ekleyerek bölgesel ortaklık ağını genişletiyor. Suudi Arabistan’la ilişkilerin kurumsallaşması, geçmişte dalgalı seyreden bir ilişkiyi daha öngörülebilir hale getirebilir.
Çok kutuplu düzende konum: Birçok analiz anlaşmayı NATO benzeri yeni bir askerî ittiyattan çok, Orta Doğu ve Güney Asya’da belirginleşen çok kutuplu düzenin parçası olarak yorumluyor. Orta ölçekli güçlerin tek bir kutba yaslanmak yerine kendi güvenlik ağlarını kurması, uluslararası sistemin genel eğilimlerinden biridir.
3. Türkiye için eksiler ve riskler
Başkalarının savaşına çekilme riski. Kolektif savunma hükmünün en büyük çekincesi burada. Pakistan için asıl güvenlik başlığı Hindistan ve Keşmir. Suudi Arabistan için İran, Husiler ve enerji altyapısı. Pakistan’ın Afganistan’la sınır çatışmaları ve hava harekâtları sürüyor, Husilerin Suudi havalimanlarına yönelik saldırıları da gündemde… Metin “dış kaynaklı silahlı saldırı” diyor ama saldırının nasıl tanımlanacağı, kimin saldırgan sayılacağı ve devlet dışı aktörlerin (Husiler gibi) eylemlerinin kapsama girip girmeyeceği net değil. Bir analize göre kolektif eylemin sınırları ve derecesi bilinçli olarak belirsiz bırakılmış. Bu esneklik sağlıyor, ama kriz anında yorum ihtilafı çıkarabilir.
Çıkar uyuşmazlıklarının gölgesi. Üç ülkenin İsrail, Hindistan, İran ve diğer aktörlere yaklaşımı aynı değil. Türkiye’nin Hindistan’la ilişkisi ile Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti, ya da Suudi Arabistan’ın İran politikası ile Ankara’nın Tahran’la dengeli ilişki arayışı, zaman zaman gerilim noktaları yaratabilir. Bir uzmana göre NATO’dan farklı olarak açık bir liderlik yapısı yok, ittifak eşitler arası bir görünüm taşıyor. Bu eşitlik açısından olumlu, karar alma hızı açısından yavaşlatıcı olabilir.
Batı ile ilişkilerde sürtüşme ihtimali. Hükümet NATO ile uyum vurgusu yapsa da ABD ve Avrupa başkentlerinin anlaşmayı nasıl okuyacağı belirsiz. Caner, ABD, İran ve İsrail’in ittifakı aynı şekilde okumayacağını belirtiyor. Silah sistemleri, teknoloji transferi ve savunma sanayii ortaklıkları konusunda Batı’yla süregelen pazarlıklar bu yeni bağın etkisiyle zorlaşabilir. NATO Antlaşması’nın 8. maddesi, üyelerin ittifakla çelişen yükümlülük üstlenmemesini ister. Hukuki risk görece sınırlı görünse de siyasi sürtüşme ihtimali ortadadır.
Bölgesel silahlanma ve gerilim: Bazı analizler Hindistan, İsrail ve İran’ın bu pakta karşı savunma kapasitelerini hızla modernize ettiğini ve bunun gerilimi tırmandırabileceğini savunuyor. Hindistan’da anlaşmanın derin bir güvensizlik yarattığı, bunun da Hindistan-İsrail yakınlaşmasını güçlendirebileceği yorumları yapılıyor. Yani anlaşma caydırıcılık üretirken karşı tarafta da karşı denge arayışı doğurabilir. Güvenlik ikilemi dediğimiz sarmal tam da budur.
“İslam NATO’su” algısı. İlgili hükümetler anlaşmanın dinî ya da mezhepsel bir blok olmadığını, diğer ülkelere de açık olduğunu söylüyor. Yine de Jerusalem Post gibi yayınlar anlaşmayı Suudi öncülüğünde bir Sünni bloğun doğuşu olarak çerçeveliyor. Böyle bir algı, Türkiye’nin tüm bölge ülkeleriyle dengeli ilişki kurma kapasitesini zedeleyebilir. Mısır’ın anlaşmanın dışında kalması da kapsayıcılık iddiasına dair bir soru işareti bırakıyor.
Sekretaryanın Suudi Arabistan’da konuşlanması ve ilk genel sekreterin Pakistan’dan olması, kurumsal işleyişte Türkiye’nin göreli konumunu sorgulatıyor. Bir de maliyet meselesi var: Ortak tatbikat, konuşlanma ve entegrasyon kaynak gerektirir. Bu kaynağın kim tarafından hangi oranda karşılanacağı kamuoyuna henüz ayrıntılı açıklanmış değil.
4. Bölgesel ve küresel yansımalar
İsrail: İsrail basınında anlaşma, bölgesel denklemde yeni bir zorluk olarak yorumlanıyor. Bir değerlendirmeye göre İsrail anlaşmayı kendi bölgesel askerî serbestisine engel sayıyor. Suudi Arabistan’ın dahil olması, normalleşme gündemi açısından ayrıca dikkat çekici bulunuyor.
Hindistan. Pakistan’la rekabeti nedeniyle Yeni Delhi için anlaşma doğrudan bir güvenlik meselesi. Bazı analizler, Hindistan-İsrail ilişkisinin derinleşmesini ve Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e uzanan geniş bir deniz güvenliği ağının şekillenmesini bu çerçevede okuyor.
ABD ve NATO. Anlaşma, Amerikan varlığının sonu olarak değil, yanına eklenen yeni bir katman olarak yorumlanıyor. Ancak ittifak içi güven, silah satışları ve teknoloji paylaşımı gibi konularda Washington’ın tavrı belirleyici olacak.
İran ve Körfez. Hürmüz Boğazı ve İran savaşı ekseninde gerilimin sürdüğü bir dönemde, Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışları ile Türkiye’nin İran’la ilişkisini dengeleme çabası arasında ince bir çizgi var.
5. Belirleyici olacak sorular
Yürürlük ve onay: Meclis’ten sonra diğer iki ülkenin onay süreci nasıl ilerleyecek?
Tetikleme eşiği: Hangi olay “silahlı saldırı” sayılacak? Vekil güçler, insansız araç saldırıları veya siber olaylar kapsama girecek mi?
Karar mekanizması: Komite ve sekretarya, kriz anında ne kadar hızlı ve uyumlu karar üretebilecek?
Genişleme: Yeni üyeler katılacak mı? Katılım, anlaşmayı kapsayıcı bir çerçeveye mi yoksa daha sert bir blok görünümüne mi taşıyacak?
Batı ile uyum: NATO yükümlülükleriyle çatışmama iddiası pratikte nasıl sınanacak?
Şeffaflık ve denetim: Savunma sanayii ortaklıklarının ve olası konuşlanmaların kapsamı, kamuoyu ve Meclis denetimine ne ölçüde açık olacak?
Terazinin iki kefesi:
Mekke Savunma Anlaşması Türkiye’ye caydırıcılık, sanayi ortaklığı, diplomatik manevra alanı ve çok kutuplu bir dünyada kendi güvenlik ağını kurma imkânı sunuyor. Aynı anda çatışmalara sürüklenme, Batı’yla sürtüşme, bölgesel silahlanma ve algı sorunu gibi bedelleri de taşıyor. Anlaşmayı savunanlar belirsizlikteki esnekliği, eleştirenler aynı belirsizliğin barındırdığı riski öne çıkarıyor. İkisi de haklı olabilir.
Kâğıt üzerindeki metin, çoğu savunma anlaşmasında olduğu gibi, hikâyenin yalnızca ilk sayfası. Anlaşmanın değeri ilk krizde nasıl yorumlanacağıyla, ortak üretimin somut projelere dönüşüp dönüşmeyeceğiyle ve Ankara’nın bu yeni bağı mevcut ittifakları ve komşularıyla ilişkilerini koruyarak yönetip yönetemeyeceğiyle ölçülecektir. Anlaşma hükümetin söylemi doğrultusunda “alternatif değil tamamlayıcı” kalırsa artılar öne çıkabilir, kalmazsa eksilerin ağırlığı artabilir.

YORUMLAR