Türkiye, zengin tarihi ve kültürel mirasıyla dünya çapında benzersiz bir coğrafyaya sahiptir.
Ancak bu mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması konusunda yapılan restorasyon çalışmaları,
çoğu zaman bilimsel ilkelerden sapmakta ve eleştirilere konu olmaktadır.
Özellikle son yıllarda kamuoyunun dikkatini çeken restorasyon “skandalları”,
bu sürecin hem uygulama hem de denetim yönüyle ciddi biçimde sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Restorasyon, yalnızca fiziksel bir onarım değil; tarihi, mimari ve kültürel bağlamın korunarak
yapıların özgünlüğünün sürdürülmesini hedefleyen çok katmanlı bir disiplindir.
Ancak Türkiye’de sıkça karşılaşılan sorunlardan biri, bu disiplinin temel ilkelerinin göz ardı edilmesidir.
Anıtların ve yapıların; betonla sıvanması, ahşap yapıların PVC ile değiştirilmesi ya da özgün taş işçiliğinin endüstriyel malzemelerle ikame edilmesi gibi uygulamalar,
eserin tarihî kimliğini silmekte, onu “yeniden üretmekte” ve sahte bir geçmiş inşa etmektedir.
Bu durum, UNESCO ve ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) gibi uluslararası kuruluşların restorasyon ilkeleriyle açıkça çelişmektedir.
Restorasyon projelerinin uzman kişiler yerine liyakatsiz yöneticilere verilmesi, uygulamalarda ciddi hatalara yol açmaktadır.
Sanat tarihçisi ve restoratörlerin yer almadığı projelerde yapılan müdahaleler, düzeltmekten çok tahribata neden olmaktadır.
Uzman görüşlerinin yok sayıldığı, sadece estetik ya da turistik kaygılarla yapılan bu müdahaleler, yapıların özgün değerini yok etmektedir.
Pek çok restorasyon projesi, yerel ya da ulusal siyasi beklentiler doğrultusunda hızla tamamlanmak istenmekte;
bu da projelerin bilimsel araştırma ve değerlendirme süreçlerini bertaraf etmektedir.
“Açılışa yetişsin” kaygısıyla yapılan restorasyonlar, kalıcılıktan çok geçiciliği ve popülizmi hedeflemektedir.
2015 yılında Antakya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Roma dönemine ait mozaikler bulunduğu yerden müzeye taşındı.
Müzede yapılan restorasyon sırasında figürlerin yüz ifadeleri bozulmuş, orantılar kaybolmuş ve orijinal mozaik taşlarının yerini modern malzemeler almıştır.
Uzmanların “yeniden yapılmış karikatür yüzeyler” olarak tanımladığı bu müdahale hem sanat tarihçileri hem de kamuoyundan büyük tepki almış ve müzede inceleme başlatılmıştır.

(Soldaki orijinal-sağdaki restore edilmiş hali)
Giresun’daki Orta Çağ’dan kalma Meryem Ana Manastırı M.S. 2. Yüzyıldan itibaren kullanılmaktadır.
Manastır, yekpare bir kayanın içerisi oyularak oturtulmuştur. 26 basamaklı bir merdivenle manastırın giriş bölümüne ulaşılır.
Sümela Manastırı’ndan sonra Türkiye’de bulunan en büyük doğal ve oyma manastırdır.
Fener Rum Patriği Bartholomeos tarafından ziyaret edilen tarihi manastırın Hristiyanlık için önemi büyüktür.
Şebinkarahisar Belediye Başkanı’nın “Harabe gitti, eser ortaya çıktı” açıklamasının ardından ortaya çıkan görüntüler tepki topladı.
Manastır 2014 yılında yapılan restorasyon çalışmaları ile birlikte ziyarete açılmıştır.
Giriş kat ve dış duvarlarındaki yazılar ve kazıma yoluyla yapılan tahribatların giderilmesi amacıyla başlatılan restorasyonun son hali beton binaları andırdı.

1591 yılında, Beyoğlu Fındıklı’da, Süheyl Bey tarafından Mimar Sinan’a inşa ettirilen cami sekizgen planlı ve kubbeliydi.
Restorasyondan sonra ise cam kaplanan ve sekizgen yapısı tamamen bozulan cami artık daha çok bir plazayı andırıyor.

İstanbul’un Şile ilçesinde bulunan Ocaklı Ada Kalesi çağlar boyunca iki kez tamir görmüştür.
Önce Bizanslılar sonra da Osmanlılar kaleyi yine gözetleme amaçlı kullanabilmek için onarımdan geçirmişlerdir.
Ancak hazine söylentileri nedeniyle kale definecilerin istilasına uğramış ve bu arada oldukça tahrip edilmiştir.
2015 yılında kalenin restorasyonu tamamlandığından beri sosyal medyada tepkiler giderek büyüyor.
Cenevizlilerden kalma 2000 yıllık tarihi kalenin son hali özgünlüğünü yitirmiş ve modern bir binaya dönmüş durumda.

Ve gelelim Edirne Selimiye meselesine;
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Mimar Sinan’ın en görkemli eseri Edirne Selimiye Cami’nde yürütülen kapsamlı restorasyon çalışmaları,
özellikle ana kubbedeki kalem işi süslemelerin ve hat sanatının değiştirilmesi kararı nedeniyle
uluslararası koruma ilkeleri ve tarihi katmanların bütünlüğü açısından büyük bir tartışmanın odağı haline geldi.
Projeyi savunanlar “16. yüzyıl özgünlüğüne dönüş” derken, koruma uzmanları “tarihi tahrifat” uyarısı yapıyor.

Selimiye ve Külliyesi, mimari bütünlüğü ve 16.yüzyıl İznik çinilerinin en parlak dönemine ait iç süslemeleriyle
“İnsanın yaratıcı dehasının bir şaheseri” olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.
Eser, form ve tasarım açısından özgünlüğünü koruyor.
Tarihçi İlber Ortaylı bu eserin her toplumun tekeline alıp harcayacağı bir miras olmadığını belirterek,
tehlike altındaki dünya mirasları için uluslararası hakem (UNESCO uzmanları) çağrılması gerektiğini belirtiyor.

Yeni kalem işi restitüsyon projesi (Selimiye Camii Tetkik ve Tahkik Heyeti tarafından sunulan),
başlangıçta Bilim Kurulu ve Koruma Bölge Kurulu tarafından yeterli belge ve bilimsel veri sunulamaması gerekçesiyle üç defa reddedilmişti.
Bu hukuksuz karar, Selimiye Cami’nin UNESCO Dünya Mirası listesinden düşmesi riskini taşıyor.
Nihayetinde konu yargıya taşındı. Edirne İdare Mahkemesi, caminin ana kubbe yazılarında yapılması planlanan değişikliklerle ilgili açılan davada
26 Eylül 2025 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Uzmanlar uyarıyor: Bilimsel ilke yok sayılıyor
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. G. Yılmaz,
restorasyonun ancak özgün malzeme ve yöntemlerle, arşiv araştırmaları eşliğinde yapılması gerektiğini vurguluyor:
“Her yapı, kendi tarihi bağlamında ele alınmalı. Ne yazık ki ülkemizde restorasyon, ehliyetsiz müteahhitlere ihale edilen bir tamir işlemine dönüştü.”
Restorasyon mu, yok etme mi?
Tarihî eserleri onarırken yapılan bu hatalar, yalnızca taş ve tuğlayı değil; geçmişle kurduğumuz bağı da zedeliyor.
Kültürel mirasın korunması, gelecek kuşaklara aktarılacak kimliğimizin temelidir.
Bilimsellikten uzak, ticari kaygılarla yapılan her müdahale, aslında kültürün sessizce silinmesidir.

YORUMLAR