Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Vicdanın, Hafızanın Ve Unutuşun Tam Ortasında Bir Seyâhatname

Elimde imzalı bir kitap vardı. Kapağını her açtığımda içinden sanki

Elimde imzalı bir kitap vardı. Kapağını her açtığımda içinden sanki bir fısıltı duyuluyordu: “Beni hatırla.” Bu kitap, Taha Kılınç’ın “Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi”ydi. 256 sayfalık bir eser etkisi ise sayfaları çoktan aşmış durumda olan bir eser. Yalnızca bir seyahat rotası değildi, kaybolmuş bir yurdun, susturulmuş bir halkın ve unutturulmaya çalışılan bir hafızanın haritası niteliğini taşıyan dolu dolu ve ekstra hüzün dolu bir seyahatnameydi.

İki gece boyunca gözlerimi kırpmadan okudum. Her satırı bir çığlık ve adeta suskunluğun içinde bir feryat gibiydi; bazen bir annenin feryadı, bazen bir çocuğun sessizliği, bazen de yaşlı bir Uygur Türk’ünün sessiz gözyaşları. Kitabı okurken, bir kitap okuyor hissinden çok, bir coğrafyanın kalbine yürüyormuşum gibi hissettim. Okuma süresi boyunca gece uykusundan feragat ettim ancak kitabın içerisinde okunan her satır uykudan daha etkili ve çarpıcıydı…

Taha Kılınç, Doğu Türkistan’a sadece gitmemiş, orada kalbinin bir parçasını bırakmış. Dilindeki samimiyet dikkat çekici, ne bir öğretmen gibi ders veriyor, ne de bir gazeteci gibi uzaktan anlatıyor. Daha çok bir dost gibi konuşuyor: “Sıcak, içten ve hüzünlü” bir tonda bizimle sohbet ediyor havası vardı. Okur, kitabı okurken onunla birlikte o sokaklarda dolaşıyor, aynı tedirginliği hissediyor, aynı göğe bakıyor, aynı acıları yürekten hissediyor ve çok derinden bir hüzün okurun göğsünün ortasında duruyordu.

Kitapta her cümlede bir gerilim, her fotoğrafta bir tanıklık hissediliyor. Uydu görüntüleriyle ve yazarın kendi çektiği fotoğraflarla desteklenen eser, sadece bir gezi yazısı değil, aynı zamanda bir çağın ve bir zulmün kanıtlı belgesi olması hüviyetini de taşıyordu. Kılınç, bu eserinde yalnızca tarih anlatmakla kalmıyor; görülmeyeni görünür, duyulmayanı duyulur hale getiriyordu.

Eserin en sarsıcı bölümlerinden biri, Abdülkerim Satuk Buğra Han ve Kaşgarlı Mahmud’un türbelerinin kapatılması. O sayfalarda durup düşündüm: “Neden şaşırıyorum ki?” Biz de zaman zaman kendi tarihimizin üzerini örtmedik mi? Bu noktada anladım ki, bu kitap yalnızca Doğu Türkistan’ı değil, bizim kendi vicdanımızı da hatırlatıyor.

Kitabı okudukça zihnimde George Orwell’ın “1984” romanı canlandı. Kılınç’ın anlattıkları, sanki bir distopya romanından alınmış gibiydi: “Kameralar, fişlemeler, toplama kampları, zorla evlendirilen kadınlar, kaybolan erkekler, susturulan ezanlar, yıkılan türbeler…” Ancak fark şu: Orwell bunu hayal etmişti, bu durum ise birebir gerçek, yaşanıyor ve devam ediyor. Doğu Türkistan’da yaşam, bir distopik tahayyülün çok ötesinde, Orwell’ın kurgusundan bile daha karanlık bir gerçekliğe dönüşmüş durumda kitabın içerisinde bunu birebir hissediyor ve görüyoruz.

Kitap boyunca insanın zihninde aynı soru yankılanıyor: “Bu dünyada mazlumun sesi hâlâ duyulabiliyor mu?” Taha Kılınç’ın kalemi, bu soruya bir cevap arıyor. Her satırında bir direnişin izi, her fotoğrafında bir hafıza, bir belge ve kanıt var.

 

Doğu Türkistan bugün yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda insanlığın, Müslümanların ve Türklerin bir imtihanı olmuş durumdadır. Taha Kılınç’ın kitabı bu imtihanın aynası gibi karşımızda duruyor ve bizim durumumuzu bize yansıtıyor. Ne yazık ki Doğu Türkistan’ı kimileri görmezden geliyor, kimimiz duyamıyor, kimimiz ulaşamıyor. Yani bize tutulan o aynada aslında hepimiz varız. Baskı politikaları, toplama kampları, kimlik silme projeleri modern dünyanın gözü önünde yaşanıyor. Kılınç, bu gerçeği sadece yazıya dökmemiş; imanıyla, cesaretiyle, kalemiyle, yüreğiyle bir kitap haline getirmiş. Ortaya bir çağın vicdanı olmaya namzet bir eser meydana getirmiştir.

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü, bu kitabın özünü anlatıyor. Doğu Türkistan tam da bu cümlenin karşılığı. Gözden ırak bir halk, gönülden ırak düşmüş bir vicdan… Kılınç’ın kitabı aradaki mesafeleri kapatıyor. Sayfalar ilerledikçe, sadece bir yolculuğa değil, bir hafıza ve bilinç keşfine çıkıyoruz. Okur, Kaşgar sokaklarında yankılanan sesleri, Hoten’in duvarlarındaki duaları, Turfan’ın sokak aralarında ki bakışları, Urumçi’de yaşanan katliamları derin bir şekilde hissediyor. Bu nedenle “Kayıp Coğrafyanın İzinde – Doğu Türkistan Seyahatnamesi” sadece okunmuyor aynı zamanda da yaşanıyor. Her sayfası bir şahitlik, her paragrafı bir ikaz, her cümlesi bir gerçeğin anlatılması niteliği taşıyor.

Kitaptaki fotoğraflar da metnin etkisini derinleştiriyor. Her karede donmuş bir zaman var. Kılınç, bu fotoğraflarda sadece bir fotoğraf çekmiyor, adeta bir hafızayı mühürlüyor. Kaybolan şehirler, susturulan camiler, yıkılan minareler bu karelerde sessizce bizimle konuşuyor. Bazen bir fotoğraf, binlerce kelimeden daha çok şey anlatabilir ve bu kitapta gerçekten fotoğraflar çok şey anlatıyor.

Kitap, unutmamanın önemini vurguluyor çünkü unutmak bir konfor, bir kaçış biçimidir. Biz unuttukça dünya sessizleşiyor, biz sustukça zulüm kuvvet buluyor. Kılınç, bu sessizliğin duvarına kalemiyle çentikler atıyor, unutmamak adeta bir diriliş ve bir tür direniş haline geliyor. Müslümanların, Doğu Türkistan’ı unutmasının imkânı yok çünkü uzaklarda bir yerlerde susturulan ezanlar, cemaatsiz camiler var; hâlâ acı çeken, hâlâ umutla bekleyen insanlar var.

Her seyahat dışa doğru yapılan bir hareket gibi görünür, ancak asıl yolculuk içe doğru yapılandır. Kayıp Coğrafyanın İzinde, Doğu Türkistan’a doğru başlayan bir seyahatin, insanın kendi kalbine doğru derinleştiği bir iç yolculuğa dönüşüyor. Taha Kılınç’ın yazdıkları, okurun kendi iç hesaplaşmasını tetikliyor. Sayfaları çevirdikçe insan ister istemez soruyor: “Ben olsaydım, susturulmuş bir şehirde nasıl yaşardım?” Bu sorunun ağırlığı kitabın en kalıcı sorularından biri oluyor.

Taha Kılınç’ın kalemi cesur olduğu kadar incelikli bir kalp taşıyor. Zulmü anlatırken bile nahif bir şekilde insanlığın kırık aynasına bakıyor. Bu tavır, çağımızda çok az yazarda rastlanan bir denge: “Hem bir gazeteci kadar gerçekçi, hem bir arkadaş gibi içten ve samimi. Bu nedenle kitabı bitirdiğinizde, sarsıntının yanı sıra içsel bir sükûnet ve de duygusal bir ağırlık hissediyorsunuz.

Bazı kitaplar okunur, bazıları ise hatırlanır. Bu kitabın, hatırlananlardan hatta hiç unutulmayacak, tekrar tekrar okunacak kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Her bir cümlesi, bir fotoğrafı, bir sessiz dua gibi zihninizde kalıyor. Kılınç’ın anıları, yalnızca bir coğrafyayı değil, insanlığın kaybolan hikmetini hatırlatıyor. Zira bir halkı unuttuğumuzda, aslında kendi ruhumuzdan da bir parçayı da kaybediyoruz, eksiliyoruz.

Ben bu kitabı iki gece boyunca uykusuzlukla, gözlerim dolarak okudum. Son sayfasını kapattığımda içimde bir sarsıntı kaldı. Doğu Türkistan’ı değil, bir vicdanı ve kendi vicdanımı gezmiş gibiydim. O yüzden diyorum ki: “Bu kitabı okuyun.” Bir seyahatname olarak değil, unutulmuş bir halkın sesi ve niyazları olarak okuyun… Bir gazetecinin gözünden değil, bir kardeşin kalbinden çıkan cümleler olarak okuyun ve her satırda kendinize şu soruyu sorun:

“Biz de unutulanların sessizliğinde pay sahibi miyiz?”

Taha Kılınç’ın “Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi” kitabı yalnızca bir kitap değil; Doğu Türkistan coğrafyasına bırakılmış ve o coğrafyadan çıkan bir vicdan pusulası olma hüviyeti taşıyor.