Türkiye, coğrafi konum olarak Asya ve Avrupa’nın kesişim noktasında yer almaktadır. Ancak bu konum sadece fiziki bir gerçeklik değil, aynı zamanda siyasal, tarihsel, sosyal, kültürel ve zihinsel bir yükü de beraberinde taşıyor. Osmanlı Devleti’nden günümüze uzanan süreçte Türkiye, bir yandan Doğu’nun geleneksel, kolektivist (ortaklaşacı) ve otoriter kültürünü; diğer yandan Batı’nın bireye yönelik, eleştirel ve özgürlükçü değerlerini içinde barındıran bir kimlik inşa etmeye çalışmıştır. Bu ikili kimlik arayışı, toplumsal yaşamın hemen her alanında olduğu gibi, etik değerlerin oluşumu ve uygulanışı üzerinde de belirleyici olmuştur. Türkiye’nin bu iki yönlü mirası, toplumun düşünme biçiminden günlük davranış kalıplarına kadar birçok noktada kendini hissettirdiğini görüyoruz. Toplumda sürekli olarak Doğu ile Batı arasında dalgalanan bu kimlik arayışı, hem bireylerin hem de kurumların etik kararlarını şekillendirip biçim veren görünmez bir arka plan oluşturur. Bu nedenle Türkiye’de etik tartışmaları, yalnızca evrensel ilkelere dayanmamakla birlikte; aynı zamanda tarihsel hafızamızın, kültürel öğretilerimizin ve modernleşme çabamızın oluşturduğu çok kapsamlı bir zeminde gelişir.
Batı’nın etik anlayışını ele alacak olursak büyük ölçüde bireysel haklar, özgürlük, rasyonalite, şeffaflık ve eleştirel düşünce üzerine kurulu olduğunu görürüz; Doğu’da ise toplumsal uyum, geleneksel otoriteye saygı, kadercilik ve itaat gibi değerler ön plana çıkar. Türkiye’de bu iki yaklaşım bir arada yaşanmakta; ancak bu birliktelik çoğu zaman bir denge yaratmaz, aksine toplumsal bir gerilim yaratmaktadır. Sonuç olarak, bireyin hangi etik davranışı seçeceği, çoğunlukla ortamın beklentilerine, otoritenin konumuna ve kültürel bağlamına göre değişmektedir. Bu durum, kararlı ve evrensel bir etik bilincin oluşmasını zorlaştırıyor. Bu ikili yaklaşımın aynı yerde, aynı anda var olması, toplumun etik değerlerinde çoğu zaman bir belirsizlik alanı yaratmıştır. İnsanlar, hangi durumda hangi değerin ağır basması gerektiğini kestirmekte zorlanır ve bu da günlük yaşamda kararsızlıkların artmasına yol açar. Böyle bir ortamda etik kararlar, sabit ve yerinde bir ilkeye değil, çoğu kez anlık koşullara ve etrafımızdaki baskılara göre şekillenmeye başlar. Bu nedenle sağlam bir etik tutarlılık geliştirmemiz, hem zihinsel hem de kültürel açıdan oldukça güç hale gelmektedir.
Çok basit bir örnek verecek olursak, özel hayatımızda Batılı değerlere yakın bir özgürlük anlayışını benimseyebilirken, ailemiz ya da yakın çevremiz karşısında Doğulu bir itaatkar yaklaşım sergileyebiliriz. Bir memur, devlet dairesinde yolsuzlukla mücadele etme sorumluluğuna sahip olduğunu düşünebilir; ama bunu dile getirip açığa çıkarmaktan korkar, çünkü büyükleri sorgulamak geleneksel, itaatkar toplumlarda hoş karşılanmaz ve mutlaka bir cezai yaptırımla karşılaşır. İşte bu ikili zıt yapı, bireyin etik davranışlarında tutarsız, durumsal ve bazen de çıkar odaklı olmasına yol açar ki bu da bir toplumsal çürüme ve bozulmadır.
Kültürel bocalamanın etkisi özellikle kurumsal etik düzeyde belirginleşir. Kurumlar Batı’dan alınmış modern yapılarla şekillendirilmiş olsa da, içlerinde çalışan normlar çoğu zaman geleneksel kalıplara dayanır. Örneğin; hukuk devleti ilkesi Batı’dan alınmış bir ilkedir, ancak adalet arayışı çoğu zaman bireylerin tanıdık bulma, referans sağlama ve fırsatı varsa zor kullanma gibi yollarla çözülmeye çalışılır. Bu, sadece etik bir problemle kalmaz, aynı zamanda kültürel bir çatışmaya yol açar. Bu durum, kurumların dışarıdan modern ve düzenli görünmesine rağmen içeride tutarsız ve öngörülemez bir işleyişe sahip olmasına yol açar. Kuralların mı yoksa ilişkilerin mi belirleyici olacağını kestiremedikçe güven duygumuz zedelenir. Böyle bir ortamda etik standartlarımızın yerleşmesi yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkar; toplumun düşünme biçimini, adalet algısını ve kurumsal işleyişi derinden etkileyen bir kültürel bir sorun haline gelir.
Benzer olarak, toplumla olan ilişkimiz de etik açıdan ikilemde kalarak bir bocalama evresine girer. Batı’nın etik değerleri birey odaklıyken, Doğu’nun etiği topluma, aileye ve otoriteye önem verir. Bu nedenle Türkiye’de doğru olan her zaman bizlerin haklarına uygun olmayabilir. Aksine, aykırı olmamak, göze batmamak, büyükleri üzmemek gibi ortaklaşa değerlere uymak da çoğu zaman etik bir zorunluluk olarak, vicdani bir sömürü algısıdır. İşte bu anlayış, etik ile ahlakın iç içe geçmesine ve bireysel vicdan ile toplumsal baskının arasında kalınmasına neden olur.
Kültürel bocalamamızın bir başka etkisi de etik eğitimi üzerindedir. Eğitim sistemi ne kadar da Batı’dan uyarlanmış çağdaş müfredatlarla sunulsa da bizlere, öğretim biçimimiz çoğunlukla otoriteye, itaate dayalı ve ezbere yönelik bir sitemdir. Bundan dolayıdır ki eleştirel düşünce, sorgulama ve etik muhakeme yeteneğimiz gibi Batı kaynaklı değerler yeterince teşvik edilemez. Bu yüzden öğrencilerimiz etikle karşılaştıklarında onu yaşamla ilişkilendirilen bir düşünme biçimi olarak değil, sınavlarda doğru cevabı verilmesi gereken bir konu başlığı olarak görür. Etik ilkelerin davranışlarına dönüşmesi zorlaşır çünkü, kendi muhakememize güvenmek yerine dışarıdan gelecek bir yönlendirmeyi beklemeye alışmışızdır. Böyle bir ortamda etik bilinç, doğal bir gelişimin ürünü olmaktan çıkar ve çoğu zaman yalnızca otorite tarafından dayatılan bir zorunluluk olarak algılanır. Sonuç olarak, etik değerler içselleştirilen bir bilinç olmaktan çok, uyulması gereken kurallar listesine dönüşür.
Medya ve siyaset alanında da bu bocalamayı gözlemlemekteyiz ne yazık ki. Ne yazık ki dedim çünkü bu gayri ahlaki, şeffaf olmayan bilgiyi halka bindirmek, yüklemektir. Türkiye’de ise medya çoğu zaman ya siyasi kutuplara bölünmüş ya da ekonomik baskılar altında ezilip şekillenmiştir. Bu da etik davranışın evrensel ilkelerle değil, topluma göre değişmesine yol açmıştır. Ülkemizde halk bunun farkında olsa da, bunu kabullenmiş durumda. Batılı yönetimlerde medya, etik olarak halkı, şeffaf ve doğru bilgilendirme ve denetleme rolüne sahiptir. Bu koşullar altında medya, bizler için bir rehber olmaktan çok, güç dengelerinin yansıdığı bir alan haline gelir. Bilginin doğruluğu ya da etik niteliği, çoğu zaman kimi desteklediğine ya da kime zarar vereceğine göre değerlendirilir. Böyle bir ortamda gerçeklere erişimimiz zorlaşır ve medya, güven duyulan bir kaynak olmaktan ne yazık ki uzaklaşır. Oysa demokratik ve sağlıklı bir toplumda medya, iktidarı denetleyen, hataları görünür kılan ve yurttaşların doğru kararlar verebilmeleri için temiz, şeffaf ve güvenilir bilgi sunan bir yapı olmalıdır.
Tüm bu durumlar birleştiğinde, Türkiye’de etik değerlerin oluşumu ve uygulanışı sabit ve evrensel bir yapıdan ziyade, toplumun ihtiyaçlarına değişken ve bağlama göre şekillenen bir nitelik kazanıyor ve bu durum, etik konusunda toplumda ortak bir bilinç ve anlayış oluşturmamızı zorlaştırıyor. Bireysel olarak düşündüğümüzde hem Doğu’dan hem Batı’dan parçalar taşırız; ama çoğu zaman bunları bir bütün haline getiremeyiz. Bu da toplumun genelinde bir etik yorgunluğu veya ahlaki bulanıklığa, belirsizliğe yol açar.
Ancak bu duruma bir kader yakıştırması yapamayız, ama buna bir geçiş süreci diyebiliriz. Türkiye kültürel zenginliğiyle, etik değerlerin yeniden ve daha bilinçli bir şekilde inşa edilmesi için büyük bir potansiyel barındırıyor. Doğu’nun dayanışmacı, tutucu ruhu ile Batı’nın birey haklarına dayalı, sorgulayıcı, eleştirel etiği arasında bir denge kurabilmeliyiz ki evrensel etik kuramını yakalayabilelim. Bunun için öncelikle toplumsal düzeyde etik farkındalığın artırılması için eğitim sistemimizde eleştirel düşüncenin teşvik edilmesi ve kurumsal yapılarımızda şeffaflık ile topluma hesap verilebilirliğin sağlanması gerekmektedir. Bu dönüşüm için toplumsal iradenin yanında, bireysel olarakta kendi etik sorumluluğumuzu üstlenmemiz son derece önem arz etmektedir. Çünkü etik, sadece devletin ya da kurumların dayatacağı bir kavram değil; her bireyin günlük hayatında yeniden ürettiği bir değerler alanıdır. Bu bilinci güçlendirdikçe, Türkiye olarak hem kendi kültürel mirasımızı koruyabilir hem de evrensel etik ilkelerle daha uyumlu, daha tutarlı bir toplumsal yapı oluşturabiliriz. Böyle bir denge kura bilirsek, hem kurumlara hem de bireylere daha sağlam, yerinde ve kararlı etik bir zemin sağlayarak geleceğe daha güvenle bakmamıza yardımcı olacaktır.
Unutmamamız gerekir ki, etik değerlerimizi sadece ne geçmişten gelenekçi bakış açısıyla miras alabiliriz, ne de dışarıdan ithal edebiliriz. Etik, yaşadığımız çağın beklenti ve ihtiyaçlarına göre yeniden düşünülür, tartışılır ve toplumun ortak vicdanında buluşursa, gerçek anlamda çalışır hale gelir. Türkiye’nin etik geleceği, bu kültürel sentezi nasıl yöneteceğine bağlıdır. Ya çelişkiler ve bocalamalar içinde savrulan bir etik anlayışıyla yetinecek ve bu durum gelecek kuşaklara büyük sorunlar yaratacak, ya da bu bocalamayı derin bir farkındalık ve ortak etik değerler zemininde dönüştürecektir.

YORUMLAR