Bazı semboller vardır; bir millet onları kitaplardan öğrenmez. Önce evinin içinde görür. Bir kilimin deseninde, bir halının kıvrımında, bir mezar taşının sessizliğinde, bir masalın kenarında tanır. Adını bilmeden de bilir; çünkü o sembolün kendi dünyasına ait olduğunu hisseder.
Hayat ağacı da Türkler için böyle bir semboldür.
Bir ağacın yalnızca ağaç olmadığını eski insanlar bizden daha iyi bilirdi. Kökleri toprağın derinliklerine iner, gövdesi insanın yaşadığı dünyada yükselir, dalları göğe uzanırdı. Her bahar yeniden dirilir, her sonbahar yapraklarını döker, sonra yine yeşerirdi. Bu hâliyle ağaç, insanın kaderine benzerdi: doğmak, büyümek, eksilmek, ölmek ve bir biçimde devam etmek.
Bu yüzden hayat ağacı, Türk dünyasında yalnızca bir süsleme motifi değildir. O, evreni anlama biçimidir. Köküyle geçmişe, gövdesiyle bugüne, dallarıyla geleceğe uzanır. Toprağa bağlıdır ama göğe yönelir. Görünmeyen köklerden beslenir ama görünen âleme gölge verir. İnsanın, ailenin, soyun ve milletin devamlılığını anlatır. Bereketi, dirilişi, hafızayı ve kutu hatırlatır.
Halı ve kilimlerde ortadan yükselen ağaç, çoğu zaman yalnızca güzellik için değil soyun sürmesi, bereketin çoğalması, evin ve ocağın devam etmesi için işlenir. Mezar taşlarındaki servi de yalnızca ince ve zarif bir ağaç değildir. Ölüm karşısında bile dik duruşu, devamlılığı ve ebediyete yönelişi hatırlatır. Kadim insan, dünyayı sadece kavramlarla anlamaz, sembollerle düşünürdü. Kilim onun için yere serilen basit bir eşya değil evin içine taşınmış bir dünya tasavvuruydu.
Mircea Eliade, hayat ağacını üç dünyayı birbirine bağlayan bir eksen olarak yorumlar. Buna Axis Mundi, yani dünyanın ekseni der. Kavram açıklayıcıdır. Üst dünya, orta dünya ve alt dünya arasındaki bağı anlamaya yardım eder. Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken şey Eliade’nin ne dediğinden çok, bizim onu nasıl karşıladığımızdır.
Mesele Eliade’nin hayat ağacına Axis Mundi demesi değildir. Mesele, bizim hayat ağacımızı ancak Axis Mundi denildiğinde hatırlamamızdır.
İşte asıl sorun burada başlar.
Bir yabancı araştırmacı gelir, bizim asırlardır halımıza dokuduğumuz, kilimimize işlediğimiz, mezar taşımıza kazıdığımız, masalımıza sakladığımız sembole bir ad verir. Biz de birden durup ciddiyetle bakmaya başlarız. Sanki o sembol bizim evimizde zaten durmuyormuş gibi. Sanki nenelerimizin sandığında, köy evlerinin duvarında, mezarlıkların taşında, destanların dilinde yaşamıyormuş gibi.
Dışarıdan bakanın sözü elbette değerlidir. Eliade’yi okumak, farklı kültürlerin ortak sembollerini görmek, hayat ağacını daha geniş bir insanlık tecrübesi içinde düşünmek önemlidir. Dünyaya kapalı bir kültür anlayışı, kültürü korumaz; onu daraltır. Fakat başkasını okumakla kendini başkasından öğrenmek aynı şey değildir. Biri ufku genişletir, diğeri hafızayı kiraya verir.
Dışarıdan bakan tarif eder; içeriden yaşayan anlam verir.
Biz çoğu zaman tarifle anlamı karıştırıyoruz. Bir kavram yabancı bir dilden geldiğinde daha akademik, daha ciddi, daha itibarlı sanıyoruz. Kendi kelimemizle söylediğimizde yerel, duygusal, eksik görünen şey; başka bir dilin içinde karşımıza çıkınca birden “bilimsel” oluveriyor. Bugün kendi kültürüne inanmak için yabancı bir dipnotun gölgesine sığınan bir zihin var. Asıl mesele de budur.
Bir milleti zayıflatmanın yollarından biri onun toprağını almaksa bir diğeri kavramlarını elinden almaktır. Çünkü kavram değişince bakış değişir. Bakış değişince hüküm değişir. İnsan artık kendi meselesini kendi kelimelerinden ziyade kendisine öğretilmiş kelimelerle düşünmeye başlar. O zaman yenilgi meydan yerine zihinde de başlamış olur.
Bugün birçok alanda bunu yaşamıyor muyuz?
Kendi şehirlerimizin ruhunu başkasının meydan ölçüleriyle, kendi inançlarımızın inceliğini başkasının soğuk kavramlarıyla, kendi aile soframızı başkasının toplum cetvelleriyle, kendi acılarımızı başkasının ideolojik sözlükleriyle anlamaya çalışıyoruz. Bir yabancı akademisyen söylediğinde ciddiye aldığımız şeyi, kendi insanımız söylediğinde “eski”, “yerel”, “duygusal” ya da “bilim dışı” diye kenara itebiliyoruz.
Oysa bazen en derin bilgi, kalın kitapların dipnotlarında bulunmaz, bir kilimin üzerinde saklıdır.
Kitap hayatı açıklamak içindir; hayatın yerine geçmez. Sembol sadece tasnif edildiğinde yerini bulmaz, yaşandığında anlam kazanır. Hayat ağacı sadece “üç kozmik katmanı birbirine bağlayan eksen” değildir. O, doğan çocuğun soyla bağını, ölen insanın ardında bıraktığı izi, toprağa bağlı kalırken göğe yönelme arzusunu, insanın fanilik içinde devamlılık aramasını anlatır.
Bir ağaca bakmak kolaydır; fakat onun kökünü görmek zordur. Çünkü kök görünmez. Toprağın altındadır. Dallar kadar gösterişli değildir, yapraklar kadar dikkat çekmez, meyveler kadar sevilmez. Ama ağacı ayakta tutan asıl şey odur. Kök kurursa dalın güzelliği, yaprağın yeşili, meyvenin tadı uzun sürmez.
Köküyle bağı zayıflayan insan çoğu zaman bunu hemen fark etmez. Dışarıdan bakıldığında daha parlak, daha rahat, daha dünyalı görünebilir. Fakat bir süre sonra içinde adını koyamadığı bir boşluk büyür. Nereden geldiğini hatırlamayan insan, nereye gittiğini de eskisi kadar emin söyleyemez. Geçmişiyle bağı incelen bir toplum da geleceğe yürüdüğünü sanırken bazen rüzgârın önünde savrulduğunu geç fark eder.
Bu yüzden Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’nin sonunda söylediği “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözü de burada başka bir anlam kazanır. O kudret yalnızca bedende dolaşan kana değil; o kanın taşıdığı hafızaya, karaktere, terbiyeye, iradeye ve tarih bilincine uzanır. Bu söz, dışarıdan beklenen bir kurtarıcıdan çok, içeride uyandırılması gereken bir hafızaya işaret eder.
Hayat ağacının kökü neyse, millet için hafıza da odur.
Bugün bize düşen, kendi ağacımıza yeniden kendi gözümüzle bakmaktır. Başkasının kavramını bilerek ama ona teslim olmadan. Dünyayı okuyarak ama kendimizi dünyadan tercüme etmeye kalkmadan. Eliade’yi dışlamadan ama hayat ağacını yalnızca Eliade’nin cümlesine hapsetmeden. Çünkü bizim için hayat ağacı, dışarıdan konulmuş bir adın ötesinde, içeriden yaşanmış bir hafızadır.
Hayat ağacı bize hâlâ aynı soruyu sorar:
Kökün nerede?
Bu soruya cevap veremeyen insan göğe uzandığını sanabilir ama rüzgâr ilk sert estiğinde, aslında toprağa ne kadar az tutunduğunu anlar. Kökünü unutan ağaç büyümez; yalnızca yerinden sökülür.

YORUMLAR