Bir eserin ait olduğu topraklara dönmesi, yalnızca bir mülkiyet meselesinin çözülmesi değildir. Bazen binlerce yıllık bir tarihin yeniden görünür olması, bazen de geçmişte parçalanmış bir kültürel hafızanın yeniden bir araya gelmesidir.
2 Kasım 2026 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un katılımıyla Amerika Birleşik Devletleri’nden Türkiye’ye iade edilen 100 kültür varlığının İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde tanıtılması, bu açıdan son derece önemli bir gelişmedir.
Ancak bu dönüşü yalnızca diplomatik bir başarı olarak değerlendirmek yeterli değildir. Çünkü her iade, aynı zamanda Anadolu’nun kültürel mirasının yıllar boyunca nasıl yağmalandığını ve tarihsel bağlamından nasıl koparıldığını da hatırlatmaktadır.
Kültür ve Turizm Bakanlığının Manhattan Bölge Savcılığı ve Amerikan İç Güvenlik Soruşturmaları Birimi (HSI) arasında kurduğu güvene dayalı iş birliğiyle Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmış, Anadolu’nun farklı dönemlerinden eserlerin bir kez daha ait olduğu topraklara dönmesini sağladıklarını belirten Ersoy, bazı eserleri henüz satış aşamasındayken tespit ettiklerini söyledi.
Türkiye’ye iade edilen 100 eser arasında Tokat Horoztepe’yeait 40 eser, Burdur ili Düver köyü kökenli 44 pişmiş toprak mimari levha ile yine Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı İbecikköyü yakınlarındaki Boubon Antik Kenti’nde bulunan bronz heykeller de yer alıyor. Roma imparatorları ve imparatorluk ailesi adına yapılan Sebasteion Tapınağı’nda bulunan bu heykellerin, 1960’lı yıllardaki kaçak kazılarla parçalanarak yurt dışına çıkarıldığı; heykellere ait baş, gövde ve uzuvların birbirinden ayrıldığı ve aynı eserin parçalarının farklı ülkelerdeki koleksiyonlara dağıldığı tespit edildi.
Aslında Türkiye’nin kültürel miras mücadelesi bu 100 eserle başlamış değil. Geçmiş yıllarda da dünyanın farklı ülkelerinden Anadolu’ya ait çok sayıda kültür varlığının iadesi sağlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre 2002-2025 yılları arasında Türkiye’ye iade edilen kültür varlığı sayısı 13 bin 448’e ulaştı.
Neyse bunları herkes biliyor zaten. Bence burada asıl üzerinde durulması gereken mesele, eserlerin tek tek özelliklerinden çok, onları ait oldukları coğrafyadan koparan zihniyettir.
Bir yandan binlerce kültür varlığını ait olduğu topraklara geri kazandırmanın haklı gururunu yaşıyoruz, diğer yandan Anadolu’nun farklı bölgelerinden kaçırılmış yeni eserlerin izini sürmeye devam ediyoruz. Bu durum, iade süreçlerindeki başarı kadar kaçakçılığın hâlâ devam ediyor olmasının da sorgulanmasını gerektiriyor.
Türkiye’nin son iade sürecinde New York’taki Antik Eser Kaçakçılığı Biriminin açıkladığı 6.452 yağmalanmış kültür varlığının geri kazandırılması ve bunların 276’sının Türkiye kökenli olması da sorunun uluslararası boyutunu ortaya koyuyor.
Peki, bütün bu iadelerden sonra asıl soruyu sormanın zamanı gelmedi mi? Kültür varlıklarımızın yurt dışına kaçırılmasını önlemek için neden hâlâ yeterince güçlü bir koruma ve caydırıcı bir ceza sistemi oluşturamıyoruz?
Elbette bu mücadele yalnızca sınır kapılarında yapılacak denetimlerle kazanılamaz.
Bence bu sorunu çözmenin ilk adımı, arkeolojik alanların etkin biçimde korunmasıdır. Özellikle güvenlik riski taşıyan ören yerlerinde düzenli denetim, teknolojik izleme sistemleri, uzman personel ve yerel yönetimlerle koordinasyon güçlendirilmelidir.
Kaçak kazılara karşı yalnızca cezai yaptırımlar değil, bu faaliyetlerin ortaya çıkmasını sağlayan ekonomik ve toplumsal koşullara yönelik politikalar da geliştirilmelidir. Yerel halk, kültürel mirasın korunmasında yalnızca bilgilendirilecek bir kesim değil, bu mirasın en önemli koruyucularından biri hâline getirilmelidir.
Bu sorumluluk bilinci; kaçak kazılarla mücadeleyi, arkeolojik alanların korunmasını, bilimsel kazıların desteklenmesini, müzelerin güçlendirilmesini ve toplumda kültürel miras bilincinin geliştirilmesini zorunlu kılar.
Unutulmamalıdır ki kültürel miras mücadelesi, yalnızca geçmişte kaybettiklerimizin hesabını tutmak değildir. Aynı zamanda bugün elimizde bulunan değerleri yarına eksiksiz aktarabilme iradesidir.
Eğer her birkaç yılda bir yeni iade törenleriyle seviniyor, fakat arkeolojik alanlarımızın korunmasındaki eksiklikleri aynı kararlılıkla sorgulamıyorsak, mücadelemizin önemli bir boyutunu gözden kaçırıyoruz demektir.
“Asıl hedefimiz, Anadolu’nun kültürel varlıklarının kaçırılmadan, parçalanmadan ve tarihsel bağlamından koparılmadan kendi topraklarında korunabildiği bir düzen kurmak olmalıdır.”

YORUMLAR