Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Doç.Dr.İbrahim Akkaş / Akademisyen
Doç.Dr.İbrahim Akkaş / Akademisyen

Kimliğin Aynasında “Öteki”: Biz’i Kurarken Kimi Dışlıyoruz? 

Cinsiyet, insanın doğumuyla ilgili kadın ya da erkek olarak dünyaya gelmesidir. Toplumsal cinsiyet ise, insanın cinsiyetine bağlı olarak toplumun ve kültürün bireye yüklediği rollerdir. Bir insanın kendini kim olarak gördüğü, yalnızca bireysel bir tercih ya da içsel bir his değildir; aynı zamanda geçmiş deneyimlerin, geleceğe dair beklentilerin ve toplumsal etkileşimlerin iç içe geçtiği dinamik bir süreçtir. Özellikle cinsiyet kimliği, bireyin kendini konumlandırma biçimiyle, toplumun ona sunduğu roller arasında kurduğu süreklilik üzerinden şekillenir. Bu yönüyle kimlik, sabit bir etiket değil; sürekli yeniden kurulan bir benlik anlatısıdır. 

Bu durumu gündelik hayattan somut örneklerle görmek mümkündür. Örneğin küçük bir çocuğa “erkekler ağlamaz” ya da “kızlar nazik olmalı” gibi ifadelerle yaklaşılması, daha en başından cinsiyet temelli beklentilerin bireyin kimlik inşasına nasıl müdahil olduğunu gösterir. Erkek çocukların oyuncak araba ve silahla, kız çocukların ise bebek ve mutfak setleriyle özdeşleştirilmesi; aslında biyolojik farklardan çok toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimidir. Bu süreçte birey, kendini sadece “kim olduğu” üzerinden değil, “nasıl olması gerektiği” üzerinden de tanımlamaya başlar. 

Kimlik kavramı, sosyal bilimlerde indirgenemez bir yapı olarak ele alınır. Yani tek bir değişkenle açıklanamaz. Sosyolojide anlam kazanan kimlik; çoğul, değişken ve bağlama göre dönüşen bir yapıdır. Örneğin bir kadın, aynı anda hem bir anne hem bir çalışan, hem de bir birey olarak farklı kimlik katmanları arasında sürekli geçiş yapar. Benzer şekilde, bir erkeğin “ailenin geçimini sağlama” rolüyle özdeşleştirilmesi, ekonomik koşullar değiştiğinde sorgulanabilir hale gelir. Bu da kimliğin sabit değil, koşullara bağlı olarak dönüşen bir yapı olduğunu gösterir. 

Bu noktada “öteki” kavramı devreye girer. Çünkü kimlik çoğu zaman yalnızca “ben kimim?” sorusuna verilen yanıtla değil, “ben kim değilim?” sorusuyla da şekillenir. Toplumlar, kendilerini tanımlarken bir karşıtlık üretir: biz ve onlar. Bu ayrım, sadece bir farklılık tespiti değil, aynı zamanda bir güç ve aidiyet meselesidir. Güç ve aidiyetle şekillenen toplumsal cinsiyet rolleri, kadın ve erkeğin günümüzde yaşadığı sorunların temelini oluşturmaktadır. Şiddet, ihmal ve istismar, cinsiyet ayrımcılığı ya da kadının etiketlenmesi kadının toplum içinde “öteki” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Daha doğumla başlayan bu süreç belki de yaşamın bir zorunluluğu olan sevgi, saygı ve ait olma ihtiyacının karşılanamamasına yol açmaktadır.  

Cinsiyet bağlamında bu ayrımı açıkça görmek mümkündür. Örneğin toplumda “makbul erkeklik”, güçlü, duygularını belli etmeyen ve otoriter bir profil üzerinden tanımlanırken; bu kalıba uymayan erkekler “zayıf” ya da “yetersiz” olarak etiketlenebilir. Benzer şekilde, kariyerine odaklanan ve evlilik ya da annelik rollerini erteleyen kadınlar, bazı çevrelerde “eksik” ya da “uyumsuz” olarak görülebilir. Bu tür etiketlemeler, “biz”in sınırlarını çizerken kimlerin “öteki” konumuna itildiğini açıkça ortaya koyar. 

Bir topluluk, kendini “öteki”ne göre konumlandırdığında, aslında hem sınırlarını çizer hem de iç dayanışmasını güçlendirir. Örneğin “ideal aile” tanımı üzerinden kurulan bir toplumsal yapı, bu tanıma uymayan bireyleri –örneğin evlenmemeyi tercih edenleri ya da farklı yaşam biçimlerini benimseyenleri– dışarıda bırakabilir. Bu dışlama, çoğu zaman açık bir ayrımcılık şeklinde değil; ima, beklenti ve toplumsal baskı yoluyla gerçekleşir. 

“Öteki” çoğu zaman somut bir varlıktan çok, zihinsel bir inşa olarak ortaya çıkar. Örneğin bir erkeğin ev işi yapmasının “garip” karşılanması ya da bir kadının teknik bir alanda başarılı olmasının “istisna” olarak görülmesi, bu zihinsel kalıpların ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Bu kalıplar, kimlerin “normal” kabul edileceğini belirlerken, farklı olanları görünmez ya da değersiz kılabilir. 

Tarihsel süreçte bu ayrımların politik ve ekonomik boyutlar kazandığı da görülür. Kadınların uzun yıllar iş gücüne katılımının sınırlanması ya da belirli mesleklerin “erkek işi” olarak kodlanması, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerin kurumsallaşmasına örnek olarak verilebilir. Günümüzde bu sınırlar esnemiş olsa da tamamen ortadan kalkmış değildir. 

Günümüz toplumları, çok kültürlü ve çok katmanlı yapılarıyla bireylere farklı kimlik seçenekleri sunar. Ancak bu çeşitlilik aynı zamanda bir belirsizlik de yaratır. Örneğin bir birey hem geleneksel aile değerleriyle büyüyüp hem de bireysel özgürlükleri önemseyen bir yaşam tarzını benimseyebilir. Bu durumda kişi, farklı kimlik beklentileri arasında denge kurmaya çalışır. 

Sonuç olarak kimlik ne tamamen bireysel bir tercih ne de bütünüyle toplumsal bir dayatmadır. İkisi arasındaki etkileşimde şekillenen canlı bir süreçtir. “Öteki” ise bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü biz, çoğu zaman kendimizi ancak başkalarına bakarak tanımlarız. Asıl mesele ise şu soruda düğümlenir: Kendimizi var ederken, kimi dışarıda bırakıyoruz? 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER