İnsanlık, tarih boyunca birçok kriz yaşadı. Savaşlar, kıtlıklar, salgınlar ve ağır yıkımlar, büyük buhranlar gördü. Fakat gözden kaçırdığımız şey modern insanın dışarıda değil, kendi içinde yaşadığı en büyük kriz. Bunun nedeni, geçmişte insan doğayla mücadele ederken bugün kendi ruhuyla, iç benliği ve maneviyatıyla mücadele ediyor. Eskiden insan yeme, içme, barınma olarak en temel ihtiyaçlarını gidererek hayatta kalmaya çalışıyordu, şimdi ise neden yaşadığını ve neden var olduğunu anlamaya çalışıyor. Modern çağın en büyük trajedisi de tam olarak burada ortaya çıkıyor: İnsan her şeye sahip olmaya çalışırken kendisini kaybetmeye başladı.
Geçmişte insanın hayatını bugünle değerlendirecek olsak bugünkü kadar hızlı değildi. Zaman daha ağır ilerliyordu. Toprağa dokunuyor, ürettiğimiz şeyle aramızda gerçek bir bağ kuruyorduk. Bir marangoz yaptığı masada kendi emeğini görüyordu. Bir çiftçi toprağı yalnızca geçim kaynağı olarak görmüyordu, yaşamın bir parçası olarak hissediyordu. İnsan ürettiği şeyin içinde kendisini bulabiliyordu. Çünkü üretim yalnızca ekonomik değildi, aynı zamanda varoluşsal da bir anlam taşıyordu.
Bugün ise insanın emeği çoğu zaman kendisine ait değil. Büyük sistemlerin küçük bir parçasına dönüşmüş durumdayız. Sabah aynı saatlerde uyanan, aynı yolları yürüyen, aynı ekranlara bakan milyonlarca insan yaşıyor. Herkesin birbirine benzediği ama kimsenin gerçekten birbirini de tanımadığı durumdayız. Modern hayat bizlere özgürlük vaat etti fakat çoğu zaman onu görünmez bir düzenin içine de hapsetti. Tabi biz bu hapis hayatın farkında da değiliz. En büyük trajedimiz ise, bu yabancılaşmayı zamanla normal bir yaşam biçimi sanmamızdır. Kafeste doğmuş kuşlarda kendini çoğu zaman özgür sanıyordur değil mi? İnsan artık yaşamak için değil, yetişmek için yaşıyor. Yani modern dünya her ne kadar bizlere sınırsız seçenek sunduğunu iddia etse de, aslında onu basit aynı hayatları tekrar eden kalabalıkların içinde yalnızlaştırmıştır.
- yüzyılda yaşamışpolitik ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusuAlman filozof Karl Marx’ın yabancılaşma düşüncesini baktığımızda tam da bu noktada hala geçerliliğini devam ettirmekle birlikte büyükte anlam taşıdığını anlıyoruz. Marx’a göre insan emeğine yabancılaştığında aslında kendisine uzaklaşır ve yabancılaşır. Çünkü insanı sadece düşünen bir varlık olarak düşünemeyiz; aynı zamanda düşündüğünü de üreten bir varlıktır. Ve insan ortaya koyduğu üründe kendi ruhunu, izini görmek ister. Fakat modern sistem insanın emeği elinden aldı ve onu yalnızca üretim mekanizmasının bir dişlisine dönüştürdü. İnsan artık yaptığı işte, ürettiği üretimde kendi varlığını hissedemiyor. Evet dişli dönüyor çalışıyor ama ürettikçe de eksildiğini fark edemiyor.
Peki hiç düşündünüz mü belki de modern insanın yorgunluğu bedensel bir yorgunluk değildir, tinseldir, ruhsaldır. Çünkü ruhumuz, tinimiz sürekli bir anlam arayışındadır. Fakat yaşadığımız modern çağ insanı anlamdan çok hızlı yaşamaya odaklandırdı. Artık düşünmek, düşündüğümüzü üretmek yerine sürekli tüketen varlıklarız. Hissetmek yerine gösteriyoruz. Yaşamak yerine kanıtlamaya çalışıyoruz. İnsanların çoğu mutlu olmaktan çok mutlu görünmeye çabalıyor. Aslında kendimiz için değil bir başkaları için yaşıyoruz. Sosyal medya bunun en açık örneğidir. İnsan artık kendi hayatını yaşamaktan çok, hayatının nasıl göründüğüyle ve beğenildiği ve hatta özenildiğiyle ilgileniyor.
Varoluşçu filozoflar, insanın en büyük korkusunun ölüm olmadığını, anlamsız bir yaşam olduğunu söyler. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; yaşadığı hayatın nedenini bilmek isteyen bilinç sahibi bir varlıktır. Modern çağın en görünmez fakat en derin yarası da tam burada ortaya çıkar. İnsan artık yalnızca dünyaya değil, kendi varlığına da yabancılaşmaktadır. Günümüz insanı her şeye ulaşabilecek kadar güçlü, fakat kendisini anlayamayacak kadar parçalanmış bir halde yaşamaktadır. Teknoloji çağının sunduğu hız, konfor ve sınırsız tüketim imkanı insanın dış dünyasını büyütmüş, fakat iç dünyasını bir o kadar yoksullaştırmıştır. Çünkü insan ruhu nesnelerle, objelerle değil, anlamla beslenir hayat bulur. Tüketim kültürü insana sürekli yeni arzular üretir, fakat hiçbir arzu insanın içindeki varoluş boşluğunu tamamen dolduramaz. Daha fazla eşya, daha fazla başarı ya da daha fazla görünürlük insanın içindeki sessiz eksikliği susturamaz. Çünkü insanın asıl açlığı maddi değil, ontolojiktir (varlık felsefesi ya da varlıkbilim, temel sorunu varlık olan felsefi disiplin); yani varlığının nedenine dair duyduğu açlıktır.
Modern insan artık kendi hayatının merkezinde değil, kurduğu sistemlerin içinde kaybolmuş bir gölge gibi yaşamaktadır. Sabah aynı ekranlara bakan, aynı kalabalıklara karışan, aynı kaygılarla uyuyan milyonlarca insan vardır; fakat bütün bu benzerliğin içinde derin bir yalnızlık büyümektedir. İnsan kalabalıkların ortasında bile kendisini terk edilmiş hissedebilmektedir. Çünkü çağımız ilişkileri çoğaltmış ama bağları da bir o kadar zayıflatmıştır. İnsan artık birbirine dokunmadan iletişim kuruyor, konuşmadan anlaşmaya çalışıyor ve hissetmeden yaşamayı öğreniyor. Fakat ruh dediğimiz şey, mekanik bir düzenin içinde uzun süre sessiz kalamaz. Bir noktadan sonra insan, yaptığı işin, kurduğu hayatın ve taşıdığı kimliğin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya başlar. İşte yabancılaşma tam da burada başlar: İnsanın kendi yüzüne bakıp kendisini tanıyamamasıyla.
Oysa geçmişin filozofları insanın en büyük yolculuğunun dış dünyaya değil, kendi içine doğru olduğunu söylüyordu. Sokrates’in “Kendini tanı” sözü bugün belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar anlamlıdır. Çünkü modern dünya insanı sürekli dışarıya çağırıyor: Daha hızlı ol, daha görünür ol, daha başarılı ol ve hatta mutlu olmasan da mutlu görün. Fakat insan kendi iç sesini kaybettiğinde bütün başarılar anlamsızlaşmaya başlar. İnsan bazen bütün dünyayı kazanır ama kendi ruhuna ulaşamaz. Zaten kendi ruhuna ulaşamadığı için de hep bu arayışlarda ve hırslarda olacaktır. İşte çağımızın trajedisi de budur: İnsan kendisine ulaşabileceği kadar yakın, fakat kendisini anlayamayacağı kadar uzaktır. Aynaya baktığında sadece yüzünü görür ama ruhunu, maneviyatını hissedemez. Bu yüzden modern insanın yorgunluğu fiziksel değil, varoluşsaldır. Çünkü beden dinlenebilir; fakat anlamını kaybetmiş bir ruh kolay kolay huzur bulamaz. Yine de bütün bu karanlığın içinde insan için hala bir umut var olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan yalnızca kaybolan değil, aynı zamanda kendisini arayan bir varlıktır. Zaten kaybolmadan da kendimizi bulayız. Modern dünyanın dayattığı hızdan biraz uzaklaşabilsek belki bir çözüm bulabileceğiz. Sessiz kalabilmekte, gerçekten düşünebilmekte, bir ağaca yalnızca bakmak için bakabilmekte, bir insanı anlamak için dinleyebilmekte ve insanın kendi içine dönebilmesindedir. Çünkü insan bazen dış dünyadan değil, kendi içindeki gürültüden yorulur. Ve belki de insan ruhu ancak sessizlikte kendisini yeniden duyabilir.
Yabancılaşma yalnızca ekonomik ya da toplumsal bir problem değildir; kendi varlığımızla kurduğumuz bağın kopuşudur. Modern çağın insanın yaşam biçimini evet değiştirmiştir, fakat ruhunun ihtiyaçlarını değiştirememiştir. İnsan hala anlaşılmak, ait olmak, sevilmek ve hayatında bir anlam bulmak ister. Bu nedenle bütün ilerlemelere rağmen modern insanın içinde açıklayamadığı bir eksiklik yaşamaya devam etmektedir. Çünkü insan dünyayı değiştirmeyi başarmış, fakat aynı süreçte kendi iç dünyasını ihmal etmiştir. Belki de çağımızın en büyük sorusu şudur: İnsan bu kadar gelişmişken neden hala içinde derin bir boşluk hissetmektedir? Ve belki de bu sorunun cevabı, insanın kaybettiği şeyi dışarıda değil, kendi ruhunun derinliklerinde araması gerektiğidir.
Oysa geçmişin filozofları, insanın en büyük yolculuğunun dış dünyaya değil, kendi içine doğru olduğunu savunuyordu. Sokrates’in “Kendini tanı” sözü, bugün belki de hiç olmadığı kadar derin bir anlam taşıyor. Ve gelecekte de bu anlamda yerini koruyacak gibi duruyor. Çünkü modern hayatın insanı sürekli dışarıya yönlendirirken, insanın kendi benliğini, ruhunu anlaması giderek zorlaşıyor. İnsan ancak kendisini tanıdığında neye dönüştüğünü, neyi kaybettiğini ve gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istediğini fark edebilir. Çünkü modern insan dünyayı keşfetmeye devam ederken kendi iç dünyasını ihmal etti. Evet büyük teknolojik gelişimlerle uzak mesafeleri yakınlaştırdık, iletişi hiç olmadığı kadar kolaylaştırdık ama farkında olmasak da insan ruhları arasındaki mesafeleri epey uzaklaştırdık. Artık insanlar birbirine saniyeler içinde ulaşabiliyor fakat her şey yüzeyselleşti ve basitleşti diyebiliriz ve insanlar birbirleriyle gerçekten anlaşılma sorunu yaşıyor artık.
Sizce de modern çağ dediğimiz bu yoz çağ insanı sürekli meşgul tutmuyor mu? Sessizlikten korkan bir toplum haline gelmedik mi? Çünkü insan meşgul olmadığında ve yalnız kaldığında kendi iç sesiyle karşılaşır. Aslında bu bir yüzleşmedir de. Kimim? Neyim? Ne yapıyorum? Bu sorular derin düşünüldüğünde hayli zor ve cevaplanması zor sorulardır. Ve hatta çoğu zaman cevapsız kalan sorulardır. Belki de bu yüzden sürekli ekranlara bakıyor kendimi hipnozluyoruzdur. Sürekli bir şeyler izliyor, dinliyor ve tüketiyoruz. Düşünmemek için kendimizi oyalıyoruz. Nietzsche’nin yıllar önce söylediği gibi, insan bazen hakikatten kaçmak için gürültüye sığınır. Günümüz dünyası da tam olarak böyle bir gürültünün içinde yaşıyor. Daha doğrusu yaşadığını sanıyor. Eskiden gökyüzüne daha fazla baktığımızı düşünüyorum. Şimdi ise hemen hemen günün tüm zaman diliminde ekranlara bakıyoruz. Buna sadece teknolojik bir değişim süreci diyemeyiz, aynı zamanda varoluşsal bir dönüşümdür. Çünkü gökyüzüne bakan insan kendisini evrenin bir parçası olarak hissederdi. Şimdi ise insan dijital dünyanın çöplüğü içinde kendi gerçekliğini unutuyor. Modern insan bilgiye her zamankinden daha yakın ama bilgeliğe belki de hiç olmadığı kadar uzak.
Yabancılaşma dediğimizde bunu yalnızca bireyin topluma uzaklaşması olarak anlamamalıyız. Bazen kendi duygularımıza bile yabancılaşırız. Bugün ne hissettiğini bilmeden, hissetmeden ziyade düşünme eyleminin farkında bile olmadan yaşayan milyonlarca insan var. Çünkü modern düzen insanın durmasına izin vermez. Sürekli hareket etmemizi ister. Sürekli basit kolay tüketim ürünleri üretmemiz, bir şeylere yetişmemiz ve başarılı olmamız beklenir. Böyle bir dünyada insan kendi ruhunu duyabilmesi mümkün mü? İçinde bulunduğumuz durum artık öyle bir hal aldı ki insanlar, evet bunun farkındayız ruhumuzu ve iç huzurumuzu bulmamız gerekiyor diye yoga çeşitlerine yönelirken bunu dijital ortamda paylaşmaktan geri kalamıyor ve aslında yaptığı bu eylemi bile sahteleştiriyor.
Varoluşçu filozoflar insanın en büyük korkusunun anlamsızlık olduğunu söyler. Gerçekten de modern çağın görünmeyen hastalığı budur. İnsan artık neden yaşadığını sorguluyor. Çünkü tüketim kültürü insana geçici hazlar sunuyor ama kalıcı bir anlam veremiyor. Yeni bir telefon, daha büyük bir ev ya da daha fazla para insanın içindeki boşluğu tamamen dolduramıyor. Çünkü ruh maddi şeylerle değil, anlamla beslenir.
Belki de modern insanın en büyük trajedisi şudur: Kendisine ulaşabileceği kadar yakın ama kendisini anlayamayacağı kadar uzak olması. İnsan artık aynaya baktığında yüzünü görüyor ama ruhunu göremiyor. Bu yüzden çağımızın insanı sürekli yorgun hissediyor. Fiziksel değil, varoluşsal bir yorgunluk bu. İnsan sanki kendi hayatının içinde misafir gibi yaşamaya başladı.
Fakat bütün bu karanlık tabloya rağmen insanın kendisini yeniden bulma ihtimali hâlâ vardır. Çünkü insan sadece kaybolan değil, aynı zamanda arayan bir varlıktır. Belki de çözüm biraz yavaşlamaktadır. Bir ağaca bakabilmekte, gerçekten konuşabilmekte, sessiz kalabilmekte ve insanın kendi içine dönebilmesindedir. Modern dünya bize sürekli dışarıyı gösteriyor ama insan bazen gözlerini dış dünyadan çekip kendi ruhuna bakmalıdır.
Yabancılaşma modern çağın yalnızca sosyal veya ekonomik bir sorunu değildir; aynı zamanda insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Teknoloji, hız ve tüketim insan hayatını değiştirmiştir fakat insan ruhunun temel ihtiyaçları değişmemiştir. İnsan hâlâ anlaşılmak, ait olmak ve anlam bulmak ister. Belki de bu yüzden bütün gelişmelere rağmen modern insanın içinde açıklayamadığı bir eksiklik vardır. Çünkü insan dünyayı değiştirmeyi başardı ama aynı süreçte kendi iç dünyasını kaybetmeye başladı.

YORUMLAR