Cesaretin korkusuz olmaktan geldiğini düşünürüz. Oysa bir şeyin yokluğu başka bir şeyi gerçekten var edebilir mi? Karanlığın, ışığın yokluğundan doğduğunu biliriz. Peki ışık hiç var olmasaydı karanlık diye bir kavramdan söz edebilir miydik? İyilik ve kötülük, empati ve antipati, mağlubiyet ve zafer… Birbirine tamamen zıt görünen bu kavramların hepsi aslında birbirinin içinden doğar. Birinin anlamı, diğerinin varlığıyla belirginleşir.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, karşıtlıkları birbirinden bağımsız sanmasıdır. Oysa hayatın kendisi bile bir dengenin üzerine kuruludur. Gece olmadan sabahın, sessizlik olmadan sesin, kaybetmeden sahip olmanın değeri anlaşılmaz. İnsan çoğu zaman ancak eksikliğini hissettiği şeyin anlamına yaklaşabilir. Bu yüzden bazı duygular yalnızca karşıtlarıyla birlikte var olabilir.
Korku da bunlardan biridir.
Korku, insanın en eski duygularından biridir. Çocukken karanlıktan korkarız; büyüdükçe kaybetmekten, yalnız kalmaktan, başarısız olmaktan… Zaman değişir ama korku biçim değiştirerek insanın içinde kalır. Çünkü korku yalnızca tehditlere karşı verilen bir tepki değildir; insanın değer verdiği şeyleri kaybetme ihtimaline karşı duyduğu içsel sarsıntıdır.
Buna rağmen korku çoğu zaman zayıflıkla eş tutulur. Korkan insanın geri çekileceği, susacağı, saklanacağı düşünülür. Cesur insanın ise korkusuz olması gerektiğine inanılır. Oysa burada gözden kaçan önemli bir gerçek vardır: Korkusuzluk her zaman güç değildir. Bazen yalnızca hissizleşmektir. Çünkü korkunun olmadığı yerde seçim de yoktur. Risk yoksa, kaybetme ihtimali yoksa, insan neye rağmen güçlü kalabilir?
Belki de cesaret dediğimiz şey tam olarak korkunun içinden doğar.
İnsan korktuğu hâlde yürüyebildiğinde cesurdur. Elleri titrerken konuşabildiğinde… Kaybetme ihtimalini bilmesine rağmen sevebildiğinde… Kırılacağını hissettiği hâlde vazgeçmediğinde… Cesaret tam da burada ortaya çıkar. Çünkü cesaret rahatlığın değil, çatışmanın içinden doğan bir şeydir.
İnsan bazen kendi içinde ikiye ayrılır. Bir yanı geri dönmek ister, diğer yanı devam etmeye çalışır. Bir yanı sus der; diğer yanı konuşmazsa içinde bir şeylerin öleceğini hisseder. İşte insanın en gerçek savaşı da burada başlar: Dış dünyayla değil, kendi içindeki korkuyla arasında.
Ve belki de bu yüzden korku yalnızca kaçılması gereken bir duygu değildir. Çünkü korku insanın sınırlarını gösterir. Neyden kaçtığını, neyi kaybetmekten çekindiğini, neye tutunduğunu ortaya çıkarır. İnsan en çok korktuğu şeylerde kendini ele verir. Bazen korkularımız, kendimizden bile sakladığımız gerçeklerin gölgesidir.
Bir insanın hiç korkmaması gerçekten mümkün müdür?
Yoksa insan, korkusunu saklamayı mı öğrenir sadece?
Belki de yıllar boyunca “güçlü olmak” diye öğretilen şey, korkuyu yenmek değil; onu görünmez kılmaktı. İnsan korkmadığını göstermek için susmayı, geri çekilmeyi, hatta hissetmemeyi öğrendi. Oysa bastırılan hiçbir duygu yok olmaz. Sessizleşir, şekil değiştirir, insanın içine yerleşir. Bazen öfkeye dönüşür, bazen kibire, bazen de hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranmaya…
Bu yüzden cesaret yalnızca dışarıdan görünen büyük davranışlarda aranmaz. Bazen insanın kendi içine bakabilmesi bile cesarettir. Kendine dürüst olabilmek… Korktuğunu kabul edebilmek… Kaçtığı şeyi fark etmek… Bunlar çoğu zaman en sessiz ama en ağır cesaret biçimleridir.
Çünkü insanı güçlü yapan şey, korkunun yokluğu değildir.
Asıl güç, korkunun varlığına rağmen insanın kendinden kaçmamasıdır.
Karanlığın içinde yürürken titremek mümkündür. Şüphe etmek, yorulmak, geri dönmek istemek de… Cesaret, bütün bunlara rağmen devam edebilmektir. Çünkü insan bazen en çok korktuğu yerde kendine yaklaşır.Ve belki de cesaret, karanlığın içinde ışığı bulmak değildir. Belki cesaret, insanın karanlığa rağmen yürümeyi seçtiği o anda başlıyordur.

YORUMLAR