Türkiye’de “sanat” ve “kültür” denince zihinlerde çoğu zaman aynı fotoğraf beliriyor: Aynı salonlar, aynı isimler, aynı cümleler… Aynı çevrelerin birbirini parlatıp yine aynı çevrelere konuştuğu; dışarıdan bakanın da “Demek ki sanat denen şey bu dar alana ait” diye düşündüğü bir ekosistem. Bu algı yıllar içinde öyle katılaştı ki, sanki kültür hayatı kendiliğinden değil, bir ideolojik merkezin “ruhsatıyla” var oluyormuş gibi bir dil oluştu: Kimlerin sanatçı sayılacağına, kimin “kültür insanı” diye anılacağına, hangi hikâyelerin “anlatılabilir” olduğuna dair görünmez bir sınır.
Oysa sanat, hiçbir ideolojik grubun tapulu malı değildir. Kültür, bir partinin, bir çevrenin, bir salonun ya da bir jürinin mülkü hiç değildir. Kültür; bir milletin hafızasıdır. Dilin, musikinin, edebiyatın, sinemanın, mimarinin, folklorun, mutfağın, yasın, sevincin, hatta susuşun bile ortak paydasıdır. Bu hafızayı bir “tekel” gibi sunmak, yalnızca adaletsiz değil; aynı zamanda bir milletin kendisini anlatma hakkını daraltmaktır.
Tekel Algısı Nasıl Oluştu?
Tekel, bazen açık bir “yasak”la değil, daha sinsi bir mekanizma ile kurulur:
Kürasyon: Kimi çağırdığın, kimi dışarıda bıraktığın belirler.
Meşruiyet dili: “Sanat budur, gerisi propaganda” cümlesi tek taraflı bir mühürdür.
Ağlar ve kapılar: Aynı fonlar, aynı jüri çevreleri, aynı festival rotaları, aynı köşe yazıları…
Etiketleme: Farklı bir yerden konuşanı ya “gerici”, ya “kaba”, ya da “sanat düşmanı” ilan ederek tartışma dışına itmek.
Bu tablo, sanatın kalitesini büyütmez; yalnızca sanat alanını daraltır. Çünkü sanatın tabiatı çeşitlilik ister. Bir milletin hikâyesi tek renge sığmaz. Anadolu’nun bir köy odasındaki türkü de, bir şehrin arka sokağında büyüyen gencin rap’i de, bir ozanın dili de, bir yönetmenin kamerası da aynı kültürün damarlarıdır.
Damarı kesersen, bedeni zayıflatırsın.
Kültür Aktarımı Bir “Sınıf” Değil, Bir “Emanet” Meselesidir
Kültür, seçkin bir zümrenin yukarıdan aşağıya “öğrettiği” bir şey değildir; halkın içinden doğar, halkın içinden beslenir ve yine halka döner. Kültürün en büyük taşıyıcıları; akademik unvanlardan önce annelerdir, ninnilerdir, masallardır, düğünlerdir, taziyelerdir, mahallelerdir, ocak başlarıdır. Bir milletin asıl müzesi bazen bir evin duvarındaki eski bir fotoğraf, bazen dedenin dilindeki bir deyim, bazen “biz böyle gördük” diye aktarılan bir edep cümlesidir.
Bu yüzden kültür aktarımını bir ideolojik grubun tekelinde göstermek, halka karşı bir kibirdir: “Sizin hikâyeniz ham; onu biz pişiririz” demektir. Oysa halkın hikâyesi ham değil, köklüdür. Sadece çoğu zaman mikrofonu elinde tutana denk düşmez.
“Karşı Olmak” Sanat Düşmanlığı Değildir
Burada bir ayrımı net koymak gerekir: Sanatta tekelleşme eleştirisi, sanata düşmanlık değildir. Bilakis, sanatı koruma refleksidir. Çünkü tekelleşme sanatı steril hâle getirir; sanat steril hâle gelince cesaretini kaybeder; cesaretini kaybedince propaganda olur. Propaganda ise estetik dilin yerini sloganın almasıdır. Slogan çoğaldıkça kalp azalır. Kalp azaldığında da ortaya çıkan şey artık sanat değildir.
Sanat; gerçeğin türlü yüzlerini söyleyebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük yalnızca tek bir ideolojik yön için geçerliyse, adı “özgürlük” olmaktan çıkar; “imtiyaz”a dönüşür.

YORUMLAR